İdeal anlamı

ideal teriminin İngilizce İngilizce sözlükte anlamı A subring closed under multiplication by its containing ring A perfect standard of beauty, intellect etc., or a standard of excellence to aim at ideal anlam, tanım, ideal nedir: 1. perfect, or the best possible: 2. a principle or a way of behaving that is of a very high…. Daha fazlasını öğren. Tüm Eş anlamlılar: IDEAL Tüm eş anlamlısı, benzer anlamı, kelimelerini bulabilir arama kutusundan tüm hepsine arayarak ulaşabilirsiniz. İdeal nedir, ideal ne demek, ideal anlamı, ideal hakkında bilgi bulunduran paylaşım platformu. ideal anlamı Fr.idéal 1.Ülkü, mefkûre: § 'Millet ideallerini her şeyin üstünde görmeye başladım' -Ziya Gökalp, Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri, 8. § '… üç beş sene kolejde okuduktan sonra muhakkak bir yolunu bulup Amerika'ya aşan Ermeni kızlarının hayatından meydana gelmiş idealleri vardı.'-Reşat Nuri Güntekin, Eski Hastalık, 126. § 'Bir ideali var ... İdeal Nedir Anlamı ? (Fransızca) (İsim,Felsefe)Ülkü, (Sıfat)Düşüncenin tasarlayabileceği bütün üstün nitelikleri kendinde toplayan, (Sıfat)Uygun. Kaynak:Tdk. Etiketler: İdeal İdeal açıklamas ...

Web Sitesi Yaparken Dikkat Edilmesi Gerekenler 2020 Web Site Fiyatları

2020.09.08 17:12 biajansnet Web Sitesi Yaparken Dikkat Edilmesi Gerekenler 2020 Web Site Fiyatları

Web Sitesi Açarken Dikkat Edilmesi Gerekenler

Web Sitesi Nedir?

Web sitesi, web üzerindeki sayfalar; metin, görsel ve animasyon şeklinde ziyaretçisine bilgi aktaran veya hizmet sunan sayfaların tümünü kapsayan bir doküman topluluğudur. Kaynak: Wikipedia
Web sitesi nedir? Sorusunun cevabının daha anlaşılır olması için farklı bir açıdan bakalım; Web sitesi Google Chrome, Safari, İnternet Explorer, Firefox gibi tarayıcılar üzerinden ulaşılabilen, ilgili ziyaretçinin ilgisini içeriğinde barındıran (resim, video, müzik, yazı, haber vb.) global gösterime açık web sayfalarıdır.
Her web sitesi kullanıcılarının amaçları vardır. Örnek vermek gerekirse; bir web sitesi internet üzerinden gündemde ki haberleri anlatırken bir diğer web sitesi kendi ürünlerini insanlara gösterir. Bir başka web sitesi ise kişisel kimlik veya özgeçmiş amacı ile kullanır. Mesela biajans.net sitesi Sosyal Medya, Adwords, SEO ve Web Tasarımı gibi birden fazla amacı tek bir web sitesinde topluyor. Sonuç olarak bir web sitesi aslında dijital dünyada her şeydir.
Bu yazıya önerilen diğer blog yazıları: 5 Adımda İnstagram Reklam Vermek Google’da Reklam Vermek İsteyenler İçin 10 İpucu

Web Sitesi Neden Açılır?

Web sitesi neden açılır? Sorusuna en iyi cevap aslında ihtiyaçtır. Hepimiz biliyoruz ki artık dijital bir dünyada yaşıyoruz. Artık insanlar alışveriş yapmak için interneti tercih ediyorlar. Bir hizmet satın almak için yine interneti seçiyoruz. En uç noktalarda bile, örneğin fiziksel bir kitap satın alıp okumak yerine internetteki kaynaklardan indirdiğimiz veya satın aldığımız kitapları okuyoruz. Evcil hayvanlarımız için alışverişimizi internet sitelerinden sağlıyoruz.
Sadece alışveriş yada hizmet satın almak için kullanmıyoruz internet sitelerini. Bir CV oluşturmak ve kendimizden bahsetmek içinde kullanıyoruz. Web sitesi neden açılır sorusuna tekrar gelecek olursak, aslında dijital çağa ayak uydurmak için olduğu gayet ortada.
Web sitesi neden açılır? Gelin bir bakalım;

Devam edersek eğer bu sayfa baya büyür. Bir çok çeşitli iş veya amaca bağlı olarak web sitesi açılabilir. Yukarıdakiler bunların birkaç tanesiydi.
Kullanıcılar web sitesi neden açılır, neden bir web sitesi açmalıyım gibi soruları çok kez soruyor. Umarım bu başlık web sitesi neden açılır sorusuna yanıt olmuştur.

Web Sitesi Nasıl Açılır?

İster kendiniz için ister işletmeniz için olsun bir web sitesi açmak için 5 adımda web sitesi kurulumunu yapabilirsiniz;
Yukarıda okuduğunuz 5 madde ile bir web sitesini kurabilir ve yayınlayabilirsiniz. Şimdi gelelim detaylara.
Kişisel yada işletmeniz için web sitesi açmaya karar verdiğinizi varsayıyorum. Web sitesi açarken en önemli konu seçeceğiniz hosting firmasıdır. Çünkü hosting firmasının size sağladığı hizmetler kötüyse bu sizi Google sıralamasında çıkmanızı zorlaştıracaktır. Örneğin; biajans.net web sitesi olarak biz Güzel Hosting isimli hosting firması ile çalışıyoruz. Yaptığımız araştırmalara göre Güzel Hosting firması son 3 yıldır kullanıcılarına verdiği hız, kalite, güvenlik hizmetleri diğer hosting firmalarına göre çok daha iyi. Güzel Hosting firmasını tavsiye ederim ben bugüne kadar herhangi bir sorun yaşamadım. Farklı bir hosting firması ile çalışacaksanız hostinginizi seçmeden önce araştırmanızı yapmanızı tavsiye ederim.

Web sitesi açarken hedef kitlenizi tanımlayın
Bir web sitesi açarken yada açtıktan sonra hedef kitlenizi tanımlamaya önem verin. Hedef kitlenizin kim olabileceği konusunda daha iyi bir fikre sahip olmanız için;
Bu gibi demografik bilgiler ile hedef kitlenizi daraltın ve alakasız kişilere sitenizi göstermekten kaçının. Örneğin bir kedi maması satan web siteniz var ve hedef kitle tanımlaması yapmadınız. Bu durumda web siteniz genel tüm kullanıcılara gösterilir. Yani kedi sahibi olmayan kişilere de gösterilecek ve gereksiz trafik almış olacaksınız. Fakat hedef kitlenizi düzgün seçtiğinizde ve anahtar kelimelerinizi hedef kitlenize göre ayarladığınızda doğru ve alakalı kullanıcılara ulaşmış olacaksınız.

Web Sitesi Açarken Alan Adı Seçmek

Alan adı seçmek basit hafife alınacak bir konu değildir. Seçeceğiniz alan adı verdiğiniz hizmet ile alakalı olması Google’ın önemsediği bir konu. Tabi ki fiziksel mağazanızın adı özel isimlerden oluşabilir. Bunda bir sakınca yok fakat internet üzerinde satacağınız ürün yada hizmetle alakalı bir alan adı seçerseniz Google’da daha hızlı bulunabilirsiniz.
Alan adı (domain) seçimi yaparken seçtiğiniz alan adının web sitenizi ve verdiğiniz hizmeti yansıtan bir isim olduğuna dikkat edin. Örneğin www.biajans.net web sitesi alan adının içinde de geçtiği gibi ajans firmasıdır.

Mükemmel Alan Adını Seçmek İçin 6 İpucu;

  1. Yazımı kolay olsun. – Ziyaretçilerinizin sitenizin adını yanlış yazması sonucu başka web sitelerine gitmesini istemezsiniz.
  2. Alan adınızı kısa tutun. – “Çekoslavakyalılaştıramadıklarımızdanmısınız” bir tekerleme olarak kalması daha iyi sanki 😊
  3. Anahtar kelimeler kullanın. – Alan adı alırken bulabiliyorsanız sunduğunuz hizmetleri yada ürün ismini alan adı içinde kullanın.
  4. Sayı ve tire kullanmaktan kaçının. – İnsanların sizi bulmalarını zorlaştırmayın.
  5. Akılda kalıcı olun. – Kalabalıktan uzak durmak sıyrılmak sizin web sitenizin yararına olur.
  6. Hızlı olun. – Her gün pek çok alan adı seçilip alınıyor. Çok uzun süre bekleyip sizin için ideal olan alan adını elinizden kaçırmayın.

Web Sitesi Kurmak İçin Ne Gerekir?

Web sitesi kurmak için tabi ki önce karar vermek gerekir. Bir çok şeye karar vermeniz gerekiyor. Mesela web sitesi kurmak için öncelikle bir hosting firmasına karar verilmelidir. Sonrasında bir alan adına (domaine) karar verilir. Daha önemlisi, aslında hepsinden öncesinde ne için web sitesi kuracağınıza karar vermeniz gerekiyor. Bununla birlikte kuracağınız web sitesinin içeriği neyle alakalı olacak, kime hitap edecek gibi bir çok şeye kendi içinizde karar vermeniz gerekiyor.
Peki kararı verdik ve bir web sitesi kurmak istiyorsunuz bu aşamada web sitesi kurmak için ne gerekir?
Tabi ki bir host alacağımız için öncelikle daha önceden araştırdığımız bir hosting firması üzerinden üyelik açmak. Ve sonrasında bu firmadan bir domain ve bir host santın almanız gerekiyor. İşte bu kadar elinizde bir adet domain ve birde domaininizi barındırabileceğiniz bir sunucunuz oldu. Eeee peki sonra? Bitti mi? Tabi ki hayır daha başlamadık bile. Şuana kadar sadece bir sunucu kiraladık ve bir domain satın aldık. İçi boş bir sunucu.

Web Sitesini Kuruyoruz ..

Eğer web sitesi kurmak için hiçbir bilginiz yoksa işi uzmanlarına bırakmanızı tavsiye ederim. Çünkü web sitesi kurmak uzmanlık gerektiren bir meslektir. Düşünsenize bir grafikerin inşaat projeleri çizdiğini. Tabi ki saçma olur. Eğer bu konuda uzman değilseniz hiç bulaşmanızı tavsiye etmem. Web sitesi kurma işini profesyonellere bırakın daha iyi. Günümüzde artık herkes internette ve Youtube’dan izlediği videolar ile web sitesi kurabiliyor. Peki işe yarıyor mu?
Çoğunlukla bu cevap hayır oluyor. Yapılan bir araştırmaya göre küçük işletmelerin %38’i web sitelerini hazır kurulum olan web sitelerinden kendileri yapıyor. Sonrasında ise bir ajans yada bir uzmanla çalışmaya başlıyor.
Sonuç olarak zaman kaybı + ekstra para!
Bu yüzden işletmeniz için bir web sitesi kurmak istiyorsanız bir uzmanla çalışmanızı tavsiye ederim. Kimsenin boşa harcayacak ne zamanı nede parası var.
Diğer yandan CV amaçlı veya Özgeçmiş içerikli bir kişisel web sitesini kendiniz tek sayfa olarak kurabilirsiniz. Tabi yine profesyonel yardım alarak da bu işi daha iyi yapabilirsiniz.

Web Tasarım Nedir?

Web tasarımı, internette görüntülenen web sitelerinin tasarımını ifade eder. Genellikle yazılım geliştirmeden ziyade web sitesi geliştirmenin kullanıcı deneyimi yönlerini ifade eder. Web tasarımı eskiden masaüstü tarayıcılar için web siteleri tasarlamaya odaklanırdı; ancak, 2010’ların ortalarından bu yana, mobil ve tablet tarayıcılar için tasarım giderek daha önemli hale geldi. Bir web sitesi kurulurken web tasarımına dikkat etmeniz çok önemli. Çünkü web sitenizin tasarımı kullanıcıya güzel, hoş görünmezse yada site yavaş açılırsa ziyaretçi kaybetmeniz kaçınılmazdır. Daha fazla bilgi için Web Tasarımı sayfamızı kontrol edebilirsiniz.

Web Sitesi Tasarımı Nasıl Yapılır?

Kurmuş olduğunuz siteye web sitesi tasarımı yaparken şunlara odaklanmalısınız;
  1. Yazı Tipleri Bir web sitesi tasarlarken, tasarımı tamamlayan okuması kolay yazı tipi eşleştirmeleri seçmek gerekir.
  2. Renkler Renkler, bir web sitesi tasarlarken dikkate alınması gereken en önemli unsurlardan biridir. Renk psikolojisi hakkında birçok yanılgı olduğunu unutmayın . Siteniz için renk seçerken, renklerinizi markanız ve iletmeye çalıştığınız mesajla uyumlu hale getirmeye odaklanmak önemlidir.
  3. Yerleşim İçeriğinizi düzenlemeye nasıl karar verdiğiniz, sitenizin hem görünümü hem de işlevselliği üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktır.
  4. Şekiller Web tasarımında grafik öğelerin kullanımı son birkaç yılda gerçekten yükseldi. Güzel renkleri ve şekilleri birleştirmek, site ziyaretçilerinizin dikkatini çekmek gibi birçok şeyi başarmak için kullanılabilir
  5. Resimler ve Simgeler Şaşırtıcı tasarımlar birçok bilgiyi sadece birkaç saniye içinde iletebilir. Bunu başarmanın yollarından biri, güçlü görüntülerin ve simgelerin kullanılmasıdır.
Stok görseller veya simgeler için hızlı bir Google araması binlerce seçenek üretecektir. Aramanıbasitleştirmeye yardımcı olmak için işte favorilerimizden birkaçı;
Ücretsiz resimler ve simgeler;

#BONUS

Web sitesi tasarımı yaparken şunlara da odaklanmalısınız;
  1. Navigasyon Gezinme, web sitenizin gerçekten “çalışıp çalışmadığını” belirleyen ana bileşenlerden biridir. Seyirciye bağlı olarak, navigasyonunuz birden çok amaca hizmet edebilir. İlk kez ziyaretçilerin, sitenizdeki belirli bölümlere geri dönen ziyaretçileri yönlendirirken sunduklarınızı keşfetmesine yardımcı olur.
  2. Hız Kimse yavaş web sitelerini sevmez. Tasarımınız ne kadar güzel olursa olsun, makul bir süre içerisinde yüklenmezse aramalarda performans göstermeyecek ve hedeflerinize ulaşamayacaktır.
  3. Web Site Yapısı Bir web sitesinin yapısı hem kullanıcı deneyiminde hem de SEO’da önemli bir rol oynar. İnsanlar sitenizde gezinirken kayboluyorsa, büyük olasılıkla tarayıcılar da olacaktır.

Responsive Web Siteleri

Responsive web siteleri, her ekran boyutunda özel bir görünüm oluşturmak için kesme noktalarına (medya sorgularını kullanarak) sahip esnek ızgaraların (yüzdelere göre) bir kombinasyonunu kullanır. Yalnızca bir kesme noktasına ulaştıklarında uyum sağlayan uyarlanabilir sitelerin aksine, duyarlı web siteleri ekran boyutuna göre sürekli olarak değişir.
Yani sonuç olarak diyebiliriz ki web tasarımı, bir web sitesini kullanırken genel görünümü ve hissi yaratan şeydir. Yapı ve düzenden görüntülere, renklere, yazı tiplerine ve grafiklere kadar web sitenizin öğelerini planlama ve oluşturma sürecidir.
Web tasarımı, grafik tasarım, kullanıcı deneyimi tasarımı, arayüz tasarımı, arama motoru optimizasyonu (SEO) ve içerik oluşturma dahil olmak üzere bir web sitesinin bitmiş deneyimini oluşturmak için birlikte çalışan çok sayıda bileşene sahiptir. Bu öğeler, bir web sitesinin çeşitli cihazlarda nasıl göründüğünü, hissettiğini ve çalıştığını belirler.

Web Sitesi Tasarımı Ve SEO

Web sitesi tasarlarken yaptığınız SEO çok önemlidir. Tasarım aşamasındayken yapılması gereken SEO’nun aksine birçok tasarımcı yada site sahibi bu işi çok sonralara bırakıyor. SEO web sitesini tasarlarken birlikte yapılması gereken önemli bir faktördür. Yapacağınız web sitesi tasarımı içine dahil etmeniz, SEO ile organize olmuş ve entegreli bir şekilde çalışmanız gerekiyor.
Mantığı anlayabilmek için şöyle de düşünebiliriz. SEO web sitesinin Google’da ki temel kolonlarıdır. Web sitenizin ayakta durabilmesi için SEO’ya ihtiyacı vardır.
Sonradan yapılan SEO tabi ki işe yarar fakat sonradan yapılması demek yaptığınız web site tasarımına göre SEO yapacaksınız yada tasarımı değiştireceksiniz. Birbirlerine uyumlu olması için birlikte yapmanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
Hadi şimdide web sitesi tasarımı ile SEO’nun arasında ki ilişkisine bir göz atalım,

Mobil Uyumluluk

SEO veya web tasarımına biraz aşina olan herkes, web sitenizi mobil uyumlu hale getirmenizin önemini bilir.
Aslında sitenizi mobil uyumlu hale getirmediyseniz zaten birkaç yıl geridesinizdir. Google, 2015 yılında mobil uyumluluğunu bir sıralama faktörü haline getirdi. Bu, 5 yıl önceydi..
Arama devi olan Google daha sonra 2017 yılında mobil öncelikli indekslemeyi başlattı. Google’ın mobil dostu olma konusu ne kadar önemli olduğunu açıkça görüyoruz. Ancak günümüzde hala birçok web sitesi mobil uyumluluğun önemini tam olarak anlamış değil.
Unutmayın ki bir telefona veya tablete düzgün yüklenmemesi nedeniyle hemen çıkma oranı yüksek olan bir web sitesi, Google’a kötü sinyaller gönderecektir ve buda sıralamanızı düşürebilir.

Okunması Kolay Tasarım

Kötü web tasarımı, kullanıcıların web sitenize ilgisini düşürür. Aynı zamanda içeride dolaşma ve içeriğinizi okumalarını imkansız hale getirebilir. Sitenizde kimse istediği bilgiyi alamazsa, ne anlamı var..
Web tasarımı yaparken seçtiğiniz temanın kitleye hitap etmemesi, yazılarınızın fontu okumayı zorlaştırıyorsa, Seçtiğiniz renkler uyumsuz ise yada yazılarınız çok uzun ve anlatım biçiminiz sıkıcıysa ziyaretçileriniz farklı kaynaklara yönelerek sizi terk edecektir.
Unutmayın mobil uyumlu olmayan web siteleri gibi, herhangi bir cihazda veya masaüstünde okunması zor olan sitelerde, insanları hızla uzaklaştıracaktır.

Web Sitesi Hızı

Web sitenizi neyin yavaşlattığını biliyor musunuz?
Maalesef buda web tasarımınızla bir ilgisi olabilir. Web sitesi hızı teknik SEO’nun en önemli yönlerinden biridir ve birçok web sitesi için birinci eksikliktir.
İyi bir sıralama elde edemiyorsanız, web siteniz çok yavaş olabilir ve insanlar hızla geri çıkıyor olabilir. Biliyorsunuz ki insanların sitenizden hızlı çıkması Google’a kötü sinyaller göndererek sıralama kaybetmenize neden olur. Sayfa hızının bilinen bir sıralama sinyali olduğunu asla unutmayın; bu nedenle, resimlerinizi optimize ederek, gereksiz eklentileri silerek, tarayıcı önbelleğe almaya izin vererek vb. zamanlamanızı sitenizi hızlandırmaya ayırmanız gerekir.
Üç saniyeden uzun sürdüğünde, sitenizi ziyaret eden kullanıcıların yarısı kadarının sitenizi terk etme olasılığı yüksektir. İnsanların beklemek için daha az zaman harcadıkları mobil cihazlarda sayfa hızı daha önemlidir.

Web Sitesi Fiyatları Ne Kadar?

Web sitesi fiyatları, site tipi ve kullanılan tasarım veya temaya göre değişiklik gösterir. Oluşturulan sayfa sayısı, SEO teknikleri, yazılım altyapısı, yönetim paneli özellikleri, mail altyapısı, hosting kalitesi gibi özellikler web sitesi fiyatlarını belirleyen önemli faktörlerdir.
Aslında web sitesi fiyatlarını belirlemek kişiye bağlıdır. İstediği tasarım, site tipi gibi özelliklere göre fiyat belirlenir. Örneğin bir kartvizitlik site, portföy sitesi, yada e-ticaret sitesi birbirlerinden çok farklıdır. Yani istediğiniz web sitesi tipine göre web sitesi fiyatları da değişmektedir. Kişisel sade düz tasarımlı yani basit bir web sitesi, 2020 web site fiyatları ortalama olarak 1200 ile 1800 TL olarak değişiklik gösterir.
Web sitesi yaptırmak isteyenlerin Google aramalarda karşısına çıkan 100 TL’ye yada 500 TL’ye site yaptığını iddaa eden web siteleri çıkıyor genellikle. Bu tür tuzaklara düşmeyin lütfen. Paranızı boşa harcamak yada çöpe atmak istemezsiniz. Web sitesi yaptırmak isteyen biri sitenin alt yapısını sağlayan hosting + domain + SSL sertifikası alması gerekiyor bu üçü olmadan web sitesi kurulmaz. Günümüz şartlarına baktığımızda bu üçünün toplam minimum fiyatı 400 TL civarındadır. 400 TL hostinge harcadık bile daha siteye tema yüklemedik eklenti yüklemedik ve siteyi tamamlamak için içerik eklemedik. Yani anlayacağınız üzere hizmet bedeli henüz kesilmedi bile. Ne yani şimdi internette 500 TL’ye web sitesi yapan bu şahıslar 400 TL’ye hosting alıp 100 TL’ye de size site mi yapıyor 😊
Bu tür şeylere maalesef bilmeyen insanlar kanıyor. Hatta bizzat benim çalıştığım firamalar bile bazen bunları dile getirebiliyor..
Bunlar gibi birçok diyalog yazabilirim size. Bilmeyenler genelde böyle tuzağa düşüyor. Ve bu başlığı da aslında bilmeyen ve ucuza web sitesi arayanlara yazdım. Umarım bu tür içeriklere karşı daha dikkatli olur ve araştırma yapmadan alışveriş yapmazsınız.

Sona doğru,

Web Sitesi Yaptırmak İstiyorum Ama ..

Özetlemek gerekirse; Biraz uzun bir yazı oldu ama işinize yarayacak bir çok bilgiyi paylaştık blog yazımızda. Web sitesi yaptırmak isteyenler yada web sitesi kurmak isteyenler gerek Google’a gerekse bana sordukları soruları bu makalede cevaplamaya çalıştım. Her şeyden öte web sitesine ihtiyacınız varsa mutlaka bir uzman yada bir ajans ile çalışmanızı tavsiye ediyorum. İnsanlar Google’da web tasarım firmaları yada web site yaptıranları bulmaya çalışırken; ucuz web sitesi tasarımı, ucuz web sitesi yapma programı yada freelance web tasarım hizmeti olarak arama yapıyorlar. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir şey var.! Bu gibi arama sonuçlarında 100 TL’ye web sitesi yada 500 TL’ye web sitesi yaptığını iddaa eden şahıslar yada firmalar karşılarına çıkıyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi bu tür tuzaklara yakalanmamak için ajanslar ile çalışmanızda fayda var. Veya bu işi hakkıyla yapan freelance olarak çalışan kişilerle yapmalısınız. Aynı zamanda daha öncesinde web site yapmadıysanız bu işi kendiniz de kesinlikle yapmayın.
Web tasarım fiyatları veya web site fiyatlarına gelecek olursak net bir fiyat vermek aslında imkansızdır. Genellikle fiyatlandırma müşterinin isteklerine göre değişir. Örneğin sizin logonuz vardır ve logo tasarlatmak istemiyorsunuzdur bu durumda fiyata logo dahil edilmez. Veya hostinginiz ve domaininiz var ise bunlarda fiyata dahil olmaz. Bunların yanı sıra müşterinin istediği sayfa sayısı yada blog yazısı yada ücretli resimler veya eklentiler, bu gibi durumda fiyat yine değişiklik gösterir.
Yukarıda da bahsettiğim gibi en düşüm maliyetle kartvizitlik yada portföy sitesi gibi tek sayfa düz tasarım bir web sitesi yaptırmak şuan için ortalama 1200-1700 TL civarında değişiklik gösterir. Bir internet sitesi kurma maliyetleri kullanıcı/müşteriye göre değişiklik gösterir.
Bu yazıda tüm sorulara yanıt vermeye çalıştım. Cevaplayamadığım sorularınız varsa yorum bölümünden bize iletin lütfen.
Google'da siteniz gözükmüyor mu?

WEB SİTESİNE Mİ İHTİYACINIZ VAR?

Site içi SEO ve dış link yapılandırması gibi bir çok hizmeti biajans.NET üzerinden gerçekleştirin. SEO hizmetinin yanı sıra Sosyal Medya, Adwords ve Web Tasarım hizmetlerimizi de inceleyebilirsin. Ayrıca İnstagram reklam vermek için İnstagram Reklamları ve Facebook Reklamları gibi sosyal medya reklamları için blog’umuzu inceleyebilirsiniz. Bu arada bizi Facebook ve İnstagram üzerinden takip etmeyi unutma. Bol kazançlı günler..
Şimdi İletişime Geç
https://biajans.net/web-sitesi-acarken-dikkat-edilmesi-gerekenle
submitted by biajansnet to u/biajansnet [link] [comments]


2020.07.02 00:08 Hydra_11 pashabahis39 / pashabahis 39 - Pashabahis Yeni Giriş Adresi

pashabahis39 / pashabahis 39 - Pashabahis Yeni Giriş Adresi
PASHABAHİS GİRİŞ İÇİN TIKLAYINIZ
pashabahis39 bahis sitesi spor müsabakalarını temel alarak farklı branşlarda yer alan karşılaşmaların yüksek oranlar ve canlı bahis hizmeti ile de ideal bir web adresi olmaya devam etmektedir. Sağlamakta olduğu hizmetleri almış olduğu Curacao hükümeti lisansı ve gerekli tüm sertifikaları ile müşterilerine tamamen yasal koşullar çerçevesinde sunmaktadır. Ancak bu siteler içerisinde güven veren adresler ise ne yazık ki iki elin parmaklarını geçemeyecek ölçüde az… Bu sebepten dolayı üyelik açacağınız bir canlı bahis sitesinin ne tarz özellikler taşıdığına, güvenilir olup olmadığına dair muhakkak bir ön araştırma gerçekleştirmek zorundasınız.
Bet severlerin site içerisinde yaşamış olduğu sorunlar doğrultusunda, para çekme ve yatırma konusunda ve bonuslar hakkında merak ettikleri tüm sorulara anında yanıt alabileceği, uzman çalışan kadrosu ile anında çözümler üretebilen pashabahis 39 bahis sitesi canlı destek hattı hizmeti 7 gün 24 saat aralıksız olarak aktif yardım vermektedir. Kullanıcılarını pashabahis39 bonusları ile de destekleyen site, bu alanda oldukça iddialıdır. Böylelikle de bahis sitesi içerisin de para akışınızı hızlandırarak daha kısa süre içerisin de binlerce Türk lirasını kazanabileceksiniz.
https://preview.redd.it/det4dyf7kb851.jpg?width=1413&format=pjpg&auto=webp&s=ee9ffade5f8ae14f48ad4cb70281d435defcf18c
Cepbank, Astropay, Ecopayz, Akbank Referans Kodu, Qr Kod gibi birçok para yatırma ve para çekme seçeneği sunan pashabahis39 bahis sitesi, üyelerine kolay, anlaşılır ve güvenli bir şekilde para çekme ve yatırma işlemleri sunuyor. pashabahis 39 canlı bahis ve casino oyunları web sitesi de bu sektörde hizmet vermekte olan bir bahis sitesi şirketidir. İllegal bahis sitelerinde deneme bonusundan yararlana bilirsiniz. Mail adreslerine otomatik şekilde gönderimi yapılan aktivasyon kodlarına tıklamak ise üyelik işlemlerini nihayete erdirmektedir.
Çünkü kazandığın zaman parayı bahis sitesi ödeme yapmazsa aslında pekte kazanmanın bir anlamı kalmamaktadır. Sonrasında site girişleri için güncel adreslere kullanıcı bilgilerinin yazılması istenmektedir. Bu tip lisanslı ve saygın bahis platformlarında bahis oynamak bahis severler için çok daha güvenli ve sorunsuz olacaktır. Her zaman güncelleme yapan ve kullanıcılarını sıkmayan bir tasarıma sahip olan betprak para yatırma ve çekme konusunda da iddialı. Bu siteler kimilerince kaçak iddaa , kaçak iddaa siteleri, online bahis siteleri ve canlı bahis siteleri gibi adlandırılmıştır ve bu şekilde bilinmektedir.
PASHABAHİS YENİ ADRESİNE GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 247, 248, 249, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 260, 261, 262, 263, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 270, 271, 272, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 283, 284, 285, 286, 287, 288, 289, 290, 291, 292, 293, 294, 295, 296, 297, 298, 299, 300, 301, 302, 303, 304, 305, 306, 307, 308, 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315, 316, 317, 318, 319, 320, 321, 322, 323, 324, 325, 326, 327, 328, 329, 330, 331, 332, 333, 334, 335, 336, 337, 338, 339, 340, 341, 342, 343, 344, 345, 346, 347, 348, 349, 350, 351, 352, 353, 354, 355, 356, 357, 358, 359, 360, 361, 362, 363, 364, 365, 366, 367, 368, 369, 370, 371, 372, 373, 374, 375, 376, 377, 378, 379, 380, 381, 382, 383, 384, 385, 386, 387, 388, 389, 390, 391, 392, 393, 394, 395, 396, 397, 398, 399, 400, 401, 402, 403, 404, 405, 406, 407, 408, 409, 410, 411, 412, 413, 414, 415, 416, 417, 418, 419, 420, 421, 422, 423, 424, 425, 426, 427, 428, 429, 430, 431, 432, 433, 434, 435, 436, 437, 438, 439, 440, 441, 442, 443, 444, 445, 446, 447, 448, 449, 450, 451, 452, 453, 454, 455, 456, 457, 458, 459, 460, 461, 462, 463, 464, 465, 466, 467, 468, 469, 470, 471, 472, 473, 474, 475, 476, 477, 478, 479, 480, 481, 482, 483, 484, 485, 486, 487, 488, 489, 490, 491, 492, 493, 494, 495, 496, 497, 498, 499, 500, 501, 502, 503, 504, 505, 506, 507, 508, 509, 510, 511, 512, 513, 514, 515, 516, 517, 518, 519, 520, 521, 522, 523, 524, 525, 526, 527, 528, 529, 530, 531, 532, 533, 534, 535, 536, 537, 538, 539, 540, 541, 542, 543, 544, 545, 546, 547, 548, 549, 550, 551, 552, 553, 554, 555, 556, 557, 558, 559, 560, 561, 562, 563, 564, 565, 566, 567, 568, 569, 570, 571, 572, 573, 574, 575, 576, 577, 578, 579, 580, 581, 582, 583, 584, 585, 586, 587, 588, 589, 590, 591, 592, 593, 594, 595, 596, 597, 598, 599, 600, 601, 602, 603, 604, 605, 606, 607, 608, 609, 610, 611, 612, 613, 614, 615, 616, 617, 618, 619, 620, 621, 622, 623, 624, 625, 626, 627, 628, 629, 630, 631, 632, 633, 634, 635, 636, 637, 638, 639, 640, 641, 642, 643, 644, 645, 646, 647, 648, 649, 650, 651, 652, 653, 654, 655, 656, 657, 658, 659, 660, 661, 662, 663, 664, 665, 666, 667, 668, 669, 670, 671, 672, 673, 674, 675, 676, 677, 678, 679, 680, 681, 682, 683, 684, 685, 686, 687, 688, 689, 690, 691, 692, 693, 694, 695, 696, 697, 698, 699, 700, 701, 702, 703, 704, 705, 706, 707, 708, 709, 710, 711, 712, 713, 714, 715, 716, 717, 718, 719, 720, 721, 722, 723, 724, 725, 726, 727, 728, 729, 730, 731, 732, 733, 734, 735, 736, 737, 738, 739, 740, 741, 742, 743, 744, 745, 746, 747, 748, 749, 750, 751, 752, 753, 754, 755, 756, 757, 758, 759, 760, 761, 762, 763, 764, 765, 766, 767, 768, 769, 770, 771, 772, 773, 774, 775, 776, 777, 778, 779, 780, 781, 782, 783, 784, 785, 786, 787, 788, 789, 790, 791, 792, 793, 794, 795, 796, 797, 798, 799, 800, 801, 802, 803, 804, 805, 806, 807, 808, 809, 810, 811, 812, 813, 814, 815, 816, 817, 818, 819, 820, 821, 822, 823, 824, 825, 826, 827, 828, 829, 830, 831, 832, 833, 834, 835, 836, 837, 838, 839, 840, 841, 842, 843, 844, 845, 846, 847, 848, 849, 850, 851, 852, 853, 854, 855, 856, 857, 858, 859, 860, 861, 862, 863, 864, 865, 866, 867, 868, 869, 870, 871, 872, 873, 874, 875, 876, 877, 878, 879, 880, 881, 882, 883, 884, 885, 886, 887, 888, 889, 890, 891, 892, 893, 894, 895, 896, 897, 898, 899, 900, 901, 902, 903, 904, 905, 906, 907, 908, 909, 910, 911, 912, 913, 914, 915, 916, 917, 918, 919, 920, 921, 922, 923, 924, 925, 926, 927, 928, 929, 930, 931, 932, 933, 934, 935, 936, 937, 938, 939, 940, 941, 942, 943, 944, 945, 946, 947, 948, 949, 950, 951, 952, 953, 954, 955, 956, 957, 958, 959, 960, 961, 962, 963, 964, 965, 966, 967, 968, 969, 970, 971, 972, 973, 974, 975, 976, 977, 978, 979, 980, 981, 982, 983, 984, 985, 986, 987, 988, 989, 990, 991, 992, 993, 994, 995, 996, 997, 998, 999
submitted by Hydra_11 to u/Hydra_11 [link] [comments]


2020.06.08 02:59 karanotlar Slavoj Zizek: Tarihini kıyaslarsak İslam'ın "insan hakları sicili" Hıristiyanlıktan daha temiz n

Slavoj Zizek: Tarihini kıyaslarsak İslam'ın
https://preview.redd.it/q87ls2kr4l351.jpg?width=160&format=pjpg&auto=webp&s=db7ea122574fbd012472829307e3255241c6240f
Son beş yüzyıldır, “medeni” Batı’nın (görece) refahı ve huzuru, acımasız şiddet ve yıkımın “barbar” Dışarı’ya ihraç edilmesiyle sağlanmıştır: Amerika’nın fethinden Kongo’daki katliama kadar uzanan uzun hikâye. Kulağa her ne kadar acımasız ve umursamaz gelse de, bu saldırıların gerçek etkisinin gerçek olmaktan çok daha büyük ölçüde simgesel olduğunu, her zamankinden fazla, aklımızda tutmamız gerekir: Afrika’da, her Allahın günü, DTM’nin (İkiz kuleler) çökmesinin bütün kurbanlarından daha fazla sayıda insan AIDS’ten ölüyor ve görece ufak mali önlemlerle bu insanların ölümü kolayca önlenebilir.
Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz! Amerikalıların nihai paranoyak fantazisi, tam bir tüketici cenneti olan küçük, masalsı bir Kaliforniya şehrinde yaşayan bir bireyin, birdenbire, içinde yaşadığı dünyanın, onu gerçek bir dünyada yaşadığına inandırmak üzere sahnelenmiş bir düzmece, bir gösteri, etrafındaki bütün insanların da aslında devasa bir şovun parçalan olan aktörler ve figüranlar olduğundan şüphelenmeye başlamasıdır. Bunun en son örneği, Jim Carrey’nin, günde 24 saat yayınlanan bir TV şovunun kahramanı olduğunu keşfeden küçük kasaba kâtibi rolünü oynadığı, Peter Weir’ın The Truman Show (1998) filmidir: Doğup büyüdüğü kasaba dev bir stüdyo üzerinde kurulmuştur, kameralar devamlı onu takip etmektedir. Bu filmin ataları arasında Philip Dick’in Time Out of Joint (1959) romanından bahsetmekte fayda var; bu romanda, 50’li yıların sonlarında küçük, masalsı bir Kaliforniya kasabasında mütevazı bir hayat süren kahraman, yavaş yavaş, bütün kasabanın onu tatmin etmek amacıyla sahnelenen bir düzmece olduğunu keşfeder…
Time Out ofJoint’la The Truman Show’un temelinde yatan deneyim, geç kapitalist Kaliforniya tüketici cennetinin, tam da hiper-gerçekliği içinde, bir anlamda gerçekdışı, tözsüz, maddi ataletten yoksun olduğu deneyimidir. Demek ki mesele sadece, Hollyvvood’un ağırlıktan ve maddi ataletten yoksun bir gerçek hayat sureti sahnelemesi meselesi değil geç kapitalist tüketim toplumunda, “gerçek toplumsal hayat’ın kendisi, bir şekilde, sahnelenmiş bir düzmecenin özelliklerini ediniyor, komşularımız “gerçek hayat”ta sahneye çıkmış aktörler ve figüranlar gibi davranıyorlar… Aynı şekilde kapitalist, faydacı, tinsellikten arındınlmış evrenin nihai hakikati, “gerçek hayat”ın kendisinin maddilikten arınması, bir hayaletler şovuna dönüşmesidir. Başka birçok yazar gibi Christopher Isherwood da, Amerikan gündelik hayatının, motel odasıyla örneklenen gerçekdışılığını ifade etmişti: “Amerikan motelleri gerçekdışıdır! /…/ Kasten gerçekdışı olacak şekilde tasarlanmışlardır. I … I Avrupalılar bizden nefret ediyorlar, çünkü bizler, tıpkı tefekküre dalmak için mağaralara giren münzeviler gibi, reklamlarımız içinde yaşamaya çekilmiş durumdayız.” Peter Sloterdijk’ın “küre” kavramı burada düz anlamıyla gerçekleşmiştir: Bütün şehri kuşatan ve tecrit eden dev metal küre. Yıllar önce, Zardoz’dan Logarin Kaçışına, bir dizi bilimkurgu filmi, bu fantaziyi cemaati de kapsayacak şekilde genişleterek günümüzün postmodem müşkül vaziyetini önceden haber vermişlerdi: Dışa kapalı bir alanda mikropsuz bir hayat yaşayan tecrit edilmiş grup, gerçek dünyanın maddi çürüme deneyimini özler. Wachowski biraderlerin hit filmi Matrix (1999) bu mantığı son noktasına vardırmıştır: Hepimizin etrafımızda görüp yaşadığımız maddi gerçeklik, hepimizin bağlı olduğu devasa bir megabilgisayar tarafından yaratılan ve eşgüdümlenen sanal bir gerçekliktir; (Keanu Reeves’in oynadığı) kahraman “gerçek gerçeklik”te uyandığı zaman, yanıp yıkılmış harabelerle dolu ıssız bir manzara görür küresel savaştan sonra Şikago’dan geriye bunlar kalmıştır. Direniş lideri Morpheus onu şu ironik ifadeyle selamlar: “Gerçeğin çölüne hoşgeldin.” 11 Eylül’de New York’ta benzer şeyler olmadı mı? New York sakinleri o gün “gerçeğin çölü”yle tanıştı ortaya çıkan manzaranın ve çöken kulelerden yakaladığımız karelerin, Hollyvvood’un yozlaştırdığı bizlere, büyük felaket prodüksiyonlarındaki en nefes kesici sahneleri hatırlatmaması imkânsızdı. Bombalamaların bütünüyle beklenmedik bir şok olduğu, akla hayale gelmeyecek İmkânsız’ın gerçekleştiği söyleniyor; o zaman 20. yüzyılın başlarındaki öteki belirleyici felaketi, Titanik felaketini hatırlamalıyız: O da bir şoktu, ama Titanik 19. yüzyılın sanayi uygarlığının kudretini simgeleştirdiği için, ideolojik fantazilerde böyle bir felakete çoktan yer ayrılmıştı. Aynı şey bu bombalamalar için de geçerli değil mi?
Medyanın bizi terörist tehdit laflarıyla sürekli bombardımana uğratmasının da ötesinde, bu tehdide bariz bir libidinal yatırımda da bulunuluyordu New York’tan Kaçış’tan Bağımsızlık Gününe uzanan filmler dizisini hatırlayın. Saldırılarla Hollywood felaket filmleri arasında sık sık kurulan bağlantının gerekçesi de burada yatıyor: Gerçekleşen imkânsız fantazi nesnesiydi, yani Amerika bir bakıma fantazisini kurduğu şeyi elde etmiş oldu ki en büyük sürpriz de buydu. Tam da şu anda, bir felaketin çiğ gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz zamanda, onun algılanmasını belirleyen ideolojik ve fantazmatik koordinatları akılda tutmamız gerekiyor. Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin çöküşünde herhangi bir simgecilik varsa, bu, eski moda “mali kapitalizmin merkezi” anlayışında değil, DTM kulelerinin sanal kapitalizmin, maddi üretim alanından kopmuş mali spekülasyonların merkezine karşılık geldikleri anlayışında aranmalıdır. Bombaların yarattığı paramparça edici etki, ancak bugün dijitalleşmiş Birinci Dünya’yı Üçüncü Dünya’daki “Gerçeğin çölü”nden ayıran sınır çizgisi göz önünde bulundurularak açıklanabilir. Uğursuz bir failin bizi sürekli imha etmekle tehdit ettiği düşüncesini doğuran şey, yalıtılmış, yapay bir evrende yaşadığımızın farkında olmamızdır.
Sonuç itibariyle, bombalamaların ardındaki beyin olduğundan şüphelenilen Usame Bin Ladin, James Bond filmlerinin çoğundaki baş suçlu olan, küresel yıkım eylemleri tezgâhlayan Emst Stavro Blofeld’in gerçek hayattaki muadili değil midir?
Bu noktada şunu hatırlamak gerekir ki Hollywood filmlerinde bütün yoğunluğu içinde üretim sürecini bir tek, James Bond’un baş suçlunun gizli bölgesine sızıp burada yoğun emek harcanan (uyuşturucuların arıtılıp paketlenmesi, New York’u havaya uçuracak bir roketin inşası) fabrikanın yerini tesbit ettiği zaman görürüz. Baş suçlunun Bond’u ele geçirdikten sonra, onu çoğunlukla yasadışı fabrikasında bir tura çıkarması, Hollywood’un bir fabrikadaki üretimin toplumcu gerçekçi, gururlu sunumuna en yaklaştığı zaman değil midir? Bond’un müdahalesinin işlevi de, tabii ki, üretim mekânını havaya uçurarak “işçi sınıfının ortadan kaybolduğu” bir dünyada sürdürdüğümüz gündelik hayat suretine dönmemizi sağlamaktır. DTM kulelerinin patlamasıyla, tehditkâr Dışarı’ya yönelik bu şiddet bize geri dönmüş olmuyor mu? Amerikalıların içinde yaşadıkları güvenli Küre, aynı zamanda hem kendilerini gözlerini kırpmadan feda eden hem de korkak olan, hem son derece zeki hem de ilkel barbarlar olan terörist saldırganların oluşturduğu bir Dışarı’nın tehdidi altındaymış gibi deneyimlenmekte. Ne zaman böyle katıksız kötü bir Dışarı’yla karşı karşıya gelsek, Hegel’in verdiği dersi onaylama cesaretini bulmamız gerekir: Bu katıksız Dışarı’da, kendi özümüzün imbikten geçirilmiş versiyonunu görmemiz gerekir.
Son beş yüzyıldır, “medeni” Batı’nın (görece) refahı ve huzuru, acımasız şiddet ve yıkımın “barbar” Dışarı’ya ihraç edilmesiyle sağlanmıştır: Amerika’nın fethinden Kongo’daki katliama kadar uzanan uzun hikâye. Kulağa her ne kadar acımasız ve umursamaz gelse de, bu saldırıların gerçek etkisinin gerçek olmaktan çok daha büyük ölçüde simgesel olduğunu, her zamankinden fazla, aklımızda tutmamız gerekir: Afrika’da, her Allahın günü, DTM’nin (İkizkule) çökmesinin bütün kurbanlarından daha fazla sayıda insan AIDS’ten ölüyor ve görece ufak mali önlemlerle bu insanların ölümü kolayca önlenebilir.
ABD, Saraybosna’dan Grozni’ye, Ruanda’dan Kongo ve Sierra Leone’ye dünyanın dört bir yanında her gün olup bitenlerin çok küçük bir bölümünü yaşadı sadece. New York’taki duruma tecavüzcü çeteleri ve sokaklarda yürüyen insanlara körlemesi ne ateş açan bir düzine kadar nişancıyı eklersek, on yıl önce Saray bosna’nın nasıl bir durumda olduğuna ilişkin bir fikir edinebiliriz. İki DTM kulesinin çöküşünü TV ekranından seyrettiğimizde, “reality TV şovlarının sahteliğini görmek mümkün oldu: Bu şovlar “gerçek” olsa bile, insanlar bunlarda yine de rol yaparlar kendilerini oynarlar. Romanların klasik tekzibi (“bu metindeki kişiler kurmacadır, gerçek kişilerle her türlü benzerlik tesadüften ibarettir”), “reality şov” programlarına katılanlar için de geçerlidir: Gerçek hayat içinde kendilerini oynasalar da, orada kurmaca kişiler görürüz. “Gerçeğe dönüşe” farklı yorumlar da getirilebilir elbette: Bazı muhafazakârların, bizi böyle yaralanabilir hale getiren şeyin tam da açıklığımız olduğu iddialarını duymaya başladık bile arka planda bundan çıkarılması gereken kaçınılmaz sonuç, “hayat tarzımızı” korumak istiyorsak, özgürlüğün düşmanları tarafından “suistimal edilen” özgürlüklerimizin bazılarını feda etmemiz gerektiğidir tabii ki. Bu mantık bütünüyle reddedilmelidir: Birinci Dünyalı “açık” ülkelerimizin bütün insanlık tarihinde en çok kontrol edilen toplumlar olduğu bir vakıa değil midir? İngiltere’de, otobüslerden alışveriş merkezlerine bütün kamu alanları sürekli kamerayla izleniyor; bütün dijital iletişim biçimlerinin neredeyse bütünüyle kontrol edildiğinden hiç bahsetmeyelim. Yine George Will gibi sağcı yorumcular hemen, Amerika’nın “tarihten aldığı mola”nın sonunun geldiğini gerçekliğin darbesinin liberal hoşgörülü tutumun yalıtılmış kulesini ve Kültürel Araştırmalar okulunun metinsellik üzerindeki odağını paramparça ettiğini ilan ettiler. Şimdi, bir darbe de biz indirmek, gerçek dünyadaki gerçek düşmanlarla cebelleşmek zorundayız, onlara göre… İyi de, darbeyi kime indireceğiz? Verilen cevap ne olursa olsun, hiçbir zaman doğru hedefi vuramayacak, bizi tam olarak tatmin edemeyecektir.
Amerika’nın Afganistan’a saldırmasının gülünçlüğü apaçık ortada: Dünyadaki en büyük güç, köylülerin çorak tepelerde zar zor yaşamaya çalıştıkları, dünyanın en yoksul ülkelerinden birini imha ederse, bu iktidarsızlıktan kaynaklanan eylemin en uç örneği olmayacak mıdır?
Aslında Afganistan ideal bir hedeftir: Zaten harabeye dönmüş, hiçbir altyapısı olmayan, son yirmi yıldır savaşlar yüzünden tekrar tekrar yıkılmış bir ülke… Afganistan tercihinin ekonomik kaygılar tarafından da belirleneceği sonucuna varmak da kaçınılmaz: Tutulacak en iyi yol, insanın öfkesini, kimsenin umursamadığı ve yıkılacak hiçbir şeyi olmayan bir ülkeden çıkarması değil midir? Ne yazık ki büyük olasılıkla Afganistan’ın seçilecek olması, kaybettiği anahtarını sokak lambasının altında arayan deli fıkrasını hatırlatıyor insana; adama anahtarını arkadaki karanlık köşede kaybettiği halde niye orada aradığı sorulunca “ama ışıkta aramak daha kolay oluyor” demiş hani. Kabil’in şu anda zaten Manhattan’ın merkezi gibi görünüyor olması son derece ironik değil mi? Şu anda harekete geçip misillemede bulunma itkisine yenik düşmek demek, tam da, 11 Eylül’de olup bitenlerin gerçek boyutlarıyla hesaplaşmaktan kaçmak demektir gerçek amacı, bizi gerçekte hiçbir şeyin değişmediğine inandırarak uyutmak olan bir eyleme girişmek demektir.
Uzun vadeli gerçek tehditler, DTM binalarının çöküşünün yanlarında soluk kalacağı başka kitlesel terör eylemleridir onun kadar seyirlik olmayan, ama çok daha korkunç eylemler. Bakteriyolojik savaşa, ölümcül gazların kullanımına ne dersiniz, peki ya DNA terörizmi (sadece belli bir genoma sahip olan insanları etkileyecek zehirler geliştirme olasılığı)? Çabucak öfke boşaltıcı eylemlere girişmek yerine, şu zor sorularla hesaplaşmak gerekir: 21. yüzyılda “savaş” ne anlama gelecek?
“Onlar”, eğer devletler ya da suç çeteleri olmayacaksa, kimler olacak? Burada karşılaşıldığı söylenen “medeniyetler çatışması” anlayışı kısmi bir hakikat içerir ortalama Amerikalının şaşkınlığına bakın: “Nasıl oluyor da bu insanlar kendi hayatlarını bu kadar hiçe sayan
bir tutum takınabiliyorlar?” Bu şaşkınlığın öbür yüzünde üzücü bir gerçek, yani Birinci Dünya ülkelerinde yaşayan bizlere, insanın uğruna kendi hayatını feda edebileceği kamusal ya da evrensel bir Dava hayal etmenin bile gittikçe daha zor gelmesi yok mudur? Bombalamalardan sonra, Taliban dışişleri bakanı bile Amerikalı çocukların “acısını hissedebildiği”ni söylerken, Bili Clinton’ın alameti farikası olan bu tabirin hegemonik bir ideolojik rol oynadığını onaylamış olmuyor mu? Sanki Birinci Dünya ile Üçüncü Dünya arasındaki yarılma, gittikçe daha çok, maddi ve kültürel zenginlikle dolu uzun, tatminkâr bir hayat sürme ile kişinin kendi hayatını aşkın bir Dava’ya adaması arasındaki karşıtlık üzerinden gelişiyor gibi görünüyor.
Gelgelelim, bu “medeniyetler çatışması” anlayışı bütünüyle reddedilmelidir: Bugün tanık olduğumuz şey, her medeniyetin kendi içindeki çatışmalarıdır. Üstelik İslam’la Hıristiyanlığın tarihine kıyaslamak olarak şöyle bir baktığımızda, İslam’ın (anakronik bir terimle söylersek) “insan hakları sicili”nin Hıristiyanlığınkinden çok daha temiz olduğunu görürüz: Geçtiğimiz yüzyıllarda, İslam diğer dinlere karşı Hıristiyanlıktan çok daha hoşgörülü bir tutum takınmıştır.
Ortaçağ’da, biz Batı Avrupalıların antik Yunan mirasına Araplar sayesinde tekrar ulaşabildiğimizi hatırlamanın da zamanıdır artık. Bu gerçekler, günümüzün korkunç eylemlerini hiçbir suretle haklı çıkarmasa da, İslam’ın “kendisi”ne kayıtlı bir özellikle değil, modem sosyopolitik koşulların sonucuyla karşı karşıya olduğumuzu açıkça kanıtlıyorlar. Öteki’ne atfedilen bütün özellikler ABD’nin tam ortasında çoktan mevcuttur: Canice fanatizm mi? Bugün ABD’de, (kendi) Hıristiyanlık (anlayış)larıyla meşrulaştırdıkları kendilerine özgü bir terör uygulayan iki milyondan fazla Sağcı popülist “fundamentalist” vardır. Amerika bir şekilde onları “barındırdığı”na göre, Oklahoma bombalamasından sonra ABD Ordusu’nun onları da cezalandırması mı gerekiyordu? Jerry Falwell ve Pat Robertson’m bombalamalara verdikleri tepkiye; suçu hazcı materyalizme, liberalizme ve gemi azıya almış cinselliğe yıkıp bunu Tarın’nın, Amerikalıların günahkâr hayat tarzlarını sürdürmeleri yüzünden ABD üzerindeki korumasını kaldırmış olması olarak algılamalarına ve Amerika’nın layığını bulduğunu söylemelerine ne demeli? Güvenli bir sığmak olarak Amerika mı? Bir New Yorklu’nun, bombalamalardan sonra, artık şehrin sokaklarında emniyetle yürünemeyeceğini söylemesinin ironik yanı şudur ki, bombalardan çok daha önce, New York sokakları saldırıya uğrama ya da en azından soyulma tehlikesiyle meşhurdu bombalamalar farklı bir şey yaptıysa o da yeni bir dayanışma hissinin gelişmesine, genç Afro-Amerikalıların, caddeyi geçmesi için yaşlı bir Yahudi kadına yardım etmeleri gibi, daha birkaç gün önce hayal bile edilemeyecek sahnelere yol açmış olmalarıdır. Şimdi, bombalamaların hemen ardından gelen şu günlerde, sanki travmatik bir olay ile yarattığı simgesel etki arasındaki o eşsiz zaman diliminde hani bir yerimiz çok derin kesilir de acısı dank etmeden önce kısa bir an geçer ya, ona benzer bir anda ikamet ediyoruz; olayların nasıl simgeselleştirileceği, simgesel etkilerinin ne olacağı, hangi eylemleri haklı çıkarmak için bunlara başvurulacağı belli değil. Burada, gerilimin son haddine vardığı bu anlarda bile, bu bağ otomatik değil, olumsal. Şimdiden ilk uğursuz işaretler ortaya çıktı bile; örneğin kamusal söylemin içinde eski Soğuk Savaş terimi “özgür dünya”nın birdenbire yeniden dirilmesi gibi: Şimdi “özgür dünya” ile karanlık ve terör güçleri arasında bir mücadele varmış. Burada sorulması gereken soru şudur elbette: Özgür olmayan dünyaya ait olanlar kim peki? Mesela, Çin ya da Mısır bu özgür dünyanın birer parçası mı? Asıl mesaj, tabii ki, Batılı liberal demokratik ülkeler ile tüm diğerleri arasındaki eski ayrımın bir kez daha gündeme getirildiğidir. Bombalamanın ertesi günü, Lenin hakkındaki uzunca bir yazımı basmak üzere olan bir dergiden, yazının yayımını ertelemeye karar verdiklerini söyleyen bir mesaj aldım bombalamanın hemen ardından Lenin hakkında bir yazı yayımlamanın uygunsuz kaçacağını düşünmüşler. Bu, ardından uğursuz ideolojik gelişmelerin, 70’lerin Almanyası’ndakinden daha güçlü ve daha yaygın yeni bir Berufsver bot’un (radikalleri istihdam etme yasağının) yaşanacağını mı gösteriyor? Bugünlerde, şimdi bir demokrasi mücadelesi verildiği cümlesi sık sık duyuluyor doğru, ama bu cümleyle genelde kastedilen şeyler kastedilmiyor. Daha şimdiden kimi Solcu arkadaşlarım böyle zor anlarda başımızı eğip kendi gündemimizi dayatmamanın daha iyi olacağını yazdılar bana. Kriz karşısında başını kuma gömmeye yönelik bu eğilime karşı, Solun şimdi daha iyi bir analiz sunması gerektiğinde ısrar edilmelidir aksi takdirde, Sol, gayet sıradan insanların yaptıkları gerçek kahramanlıklar (sözgelimi, rasyonel bir ahlaki eylem modeli sunarak, uçak kaçıranları etkisiz hale getiren ve uçağın erken düşmesini sağlayan yolcuların yaptığı gibi: İnsan kısa bir süre içinde ölecekse, cesaretini toplayıp başka insanların ölmelerini engelleyecek şekilde ölmelidir…) göz önünde bulundurulduğunda, siyasi ve ahlaki yenilgisini peşinen ikrar etmiş olur. Ya her yerde işitilen “11 Eylül’den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” lafına ne demeli? Bu cümlenin arkasının hiçbir zaman getirilmemesi manidardır aslında ne söylemek istediğimizi bilmediğimizde “derin” bir şeyler söylermiş gibi yapmayı sağlayan içi boş bir jestten ibarettir. O zaman buna vereceğimiz ilk tepki “Sahi mi?” demek olmalıdır. Oysa gerçekten değişen tek şey, Amerika’nın ne tür bir dünyanın parçası olduğunu anlamak zorunda kalması değil mi? Öte yandan, algıdaki bu tür değişiklikler her zaman belli sonuçlar yaratır, çünkü içinde bulunduğumuz durumu algılama biçimimiz, onun içinde harekete geçme biçimimizi belirler. Siyasi bir rejimin dağılması süreçlerini, örneğin 1990’da Doğu Avrupa’daki Komünist rejimlerin yıkılışını hatırlayalım: Belli bir anda, insanlar birdenbire oyunun bittiğinin, Komünistlerin kaybettiğinin farkına vardılar. Kopuş tamamen simgeseldi; “gerçeklikte” hiçbir şey değişmemişti yine de, o andan itibaren, rejimin nihai olarak çökmesi birkaç günlük bir mesele haline gelmişti… Ya 11 Eylül’de aynı tür bir şey olduysa? Bu olayın ekonomide, ideolojide, siyasette, savaşta nasıl sonuçlar yaratacağını henüz bilmiyoruz, ama bir şey kesin: Şu ana kadar kendisini bu tür şiddete karşı şerbetli, bu tür şeyleri sadece TV ekranının güvenli mesafesinden seyreden bir ada olarak algılamış olan ABD, artık doğrudan işin içindedir. O zaman alternatifler şöyledir: Amerikalılar “küre”lerini daha da fazla tahkim etmeye mi karar verecekler, yoksa ondan çıkmayı göze almaya mı? Amerika ya “Bu neden bizim başımıza geldi? Burada böyle şeyler olmaz!” şeklindeki o son derece ahlaksızca tutumda ısrar edecek, hatta bu tutumu güçlendirerek tehditkâr Dışarı’ya karşı daha çok saldırganlık göstermeye, kısacası paranoyaklığı eyleme dökmeye yönelecek; ya da en nihayet onu Dış Dünya’dan ayıran fantazmatik Perde’nin ardından çıkmayı göze alacak, Gerçek dünyaya geldiğini kabul edecek ve “Burada böyle şeyler olmamalı!”dan “Böyle şeyler hiçbir yerde olmamalı!” tavrına o çok gecikmiş geçişi yapacaktır.
Bombalamalardan çıkarılması gereken asıl ders budur: Bu olayların burada bir daha olmamasını sağlama almanın tek yolu, bunların başka herhangi bir yerde olmasını önlemektir. Kısacası, Amerika bu dünyanın bir parçası olarak kendi yaralanabilirliğini tevazuyla kabullenmeyi öğrenmeli, sorumluları cezalandırma işini cana can katan bir misilleme olarak değil, üzücü bir görev olarak yapmalıdır. Amerika’nın “tarihten aldığı mola”, sahte bir molaydı: Amerika’nın huzuru, felaketlerin başka yerlerde devam etmesi sayesinde satın alınmıştı. Bugünlerde, hâkim bakış açısı, Dışarı’dan gelip vuran o ağza alınmaz Kötülük’ün karşısındaki masum bakışınkidir bu bakış karşısında, yine cesaretimizi toplayıp ona Hegel’in şu ünlü düsturunu uygulamamız gerekir: Kötülük, her yanında Kötülük gören masum bakışın kendisindedir (de). Başkan Bush seçim kampanyası sırasında, hayatındaki en önemli kişinin İsa olduğunu söylemişti. Şimdi bunu cidden söylediğini kanıtlamak için eline eşsiz bir şans geçti: Tüm Amerikalılar için olduğu gibi, onun için de, “Komşunu sev”, “Müslümanları sev!” anlamına gelmelidir! Yoksa hiçbir anlamı yoktur.
Kırılgan Temas, Slavoj Zizek, Metis Yayınları
https://www.cafrande.org/slavoj-zizek-tarihini-kiyaslarsak-islamin-insan-haklari-sicili-hiristiyanliktan-daha-temiz/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.26 12:17 bayoglurecep Felsefe Nedir? Konu Anlatımı

Felsefe nedir? Felsefe, günümüzde felsefeci ve filozof kavramlarının hala entelektüel kamuoyunda yerli yerine oturtulamadığı görülmektedir. Felsefenin uğraşı alanının ne olduğunu tam olarak netleştirememekten kaynaklanan sıkıntılar, felsefenin gereksizliği söylemlerine, felsefe öğrencilerine şüpheyle yaklaşmaya hatta felsefeye yaşam hakkı tanımamaya değin varabilmektedir.
Bu güçlüğü biraz daha pekiştiren bir başka güçlük, felsefeyle yeni tanışanların bir kısmının felsefeyi tümüyle gizemli hale getirip adeta mutlaklaştıracak şekilde ona abartılı roller yüklemeleri bir diğer kısmının ise felsefeyi boş laf ve boş meşguliyet değersiz hatta tehlikeli bir spekülasyon olarak görmeleridir.
Bu durumda felsefenin ne olduğunu tam anlamıyla fark edebilmenin gerekliliği hissedilmektedir. Ancak ‘felsefe nedir?’ sorusu öyle bir çırpıda herkesi tatmin edecek şekilde yanıtlanabilecek türden bir soru değildir. Bu soru ara sıra yolu felsefeye düşenler şöyle dursun bizzat felsefeye gönül veren filozofları dahi ciddi olarak meşgul etmiş olan bir sorudur. Bu sebeple felsefe, düşünce tarihinde farklı dönem ve kültürlerde farklı bakış açılarına göre farklı farklı anlamlar kazanmıştır.
Örneğin VI. Göç yüzyılında yaşadığı sanılan İbnî Hindi’nin saptadığı bazı felsefe tanımları şunlardır:

Öte yandan İlkçağ Yunan filozofu Sokrates’e göre felsefe, neleri bilmediğini bilmek iken, Platon’a göre felsefe, gerçekliğin hakiki doğasını kavramak, tek tek her şeyin ne için olduğunu bilmek yani amaçların bilgisine sahip olmak anlamına gelir. Buna göre insanın gerçek doğasını kavramak insanın hangi ideale yönelmesi gerektiğini bilmek demektir.
Platon’un öğrencisi Aristoteles ise felsefeyi ilk nedenler ile ilkelerin araştırılması olarak ifade etmiştir. Ortaçağ düşünürü Augustinus’a göre felsefe, Tanrıyı bilmektir, gerçek felsefe ile gerçek din özdeştir. Anselmus’a göre felsefe, inanılanı anlamaya çalışmak iken, Abaelardus’a göre, inanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır.
Yeniçağ felsefesinin kurucusu Descartes’a göre felsefe, bilgelik yolunda yürüme, doğruluk bilgisinin ilk nedenlerine ulaşmak üzere çalışma anlamına gelirken, Hobbes’a göre felsefe, etkileri ya da fenomenleri nedenlerden çıkarıp bilmedir ve nedenleri de gözlenen etkilerden doğru sonuç çıkarmaların yardımıyla öğrenmedir.
Spinoza’ya göre felsefe, genelleştirilmiş bir matematik iken, Berkeley felsefeyi, bilgelik ile doğruluğun aynı anda araştırılması olarak tanımlamıştır. Hegel’e göre felsefe, objelerin düşünce ile görülmesi iken, modern pozitivizmin kurucusu Comte’a göre ise felsefe, bütün bilimleri birleştiren bir bilim, bir bilimler bilimidir.
XX. yüzyıl düşünürlerinden Jaspers’e göre felsefe, yolda olmak iken, Marcel’e göre, felsefi anlamda düşünmek adeta dolambaçlı bir patikada yürümek gibidir.
Yukarıda küçük bir grubunu gördüğümüz felsefeye dair tanım denemelerinde bir görüş birliği bulunmasa da felsefede cevaplardan çok soruların önemli olduğu, felsefenin soru dinamizmine bağlı kalınarak inşa edilen bir yapısının bulunduğu ve hangi soruların felsefe sorusu ve problemi olarak ele alınacağı konusunda genel olarak bir görüş birliği söz konusudur. İnsan, soru sorabilen biricik varlıktır. O, bilinçli bir varlık olarak düşünebilmekte, soru sorabilmekte, problem görebilmekte ve bu suretle yaptığı değerlendirmeler doğrultusunda kendi anlam ve değerini fark edebilmektedir.
İnsan, bilinçli bir varlık olma hususiyeti ile dünya içindeki herhangi bir şey olmaktan kurtulmaktadır. Daha açık bir ifadeyle insan, bilinçli ve özgür bir varlık olarak bir durum içerisinde (toplumsal ve kültürel koşullar içinde) yer alıyor olsa da, o durumdan ve koşullardan kendisini soyutlayabilmekte, bu koşullar karşısında olumlu ya da olumsuz tavır alabilmekte, evreni, evren içerisinde kendi yerini ve değerini kavrayabilme çabası içerisinde bulunmaktadır. Sorgulama ve bu doğrultuda ‘anlama’ ve ‘anlamlandırma’ çabası felsefi faaliyetin temelinde yer almaktadır. Felsefeyi felsefe yapan şey, sorular sorabilme ve problem görebilmedir. Yoksa insan için önemli olan yalnızca felsefe okumaları yapmak ve felsefeyi bilmek değil, felsefe yapmak, felsefi davranabilmek veya felsefi bir tutum takınabilmektir.
İşte bu sebeple XVIII. yüzyıl Alman filozofu Kant, felsefenin değil, felsefe yapmanın öğrenileceğini belirterek, felsefenin hayata geçirilen bir yaşam etkinliği olduğuna dikkat çekmektedir. ‘Felsefi bilgi’ adı verilen bilgi türü ulaştığı muhtevalı bir pozitif bilgiden çok kendini var kılmak adına ortaya koyduğu ‘tavır’ ile anlaşılmak durumundadır. Felsefeci ve filozof kavramları da şüphesiz felsefi bilgilerle donanmış ve böyle bir bilgiyi yansıtan bir tavrı kazanmış kişiler için kullanılmaktadır.
Felsefi bilgiye ve felsefi tavır almaya imkân veren şey, onları belli bir kültür çevresi içerisinde yalnızca muhtevaca belirlemekle kalmayıp sürekli bir dinamizm içinde tutan bir zeminin yani felsefe ortamının olmasıdır. Zira felsefi tavır, felsefenin nasıl inşa edildiği ile ilgili olup, kendine özgü bir dinamizmi de gündeme getirmektedir. Felsefi diyalog ya da tartışma ancak bir kültür çevresinde dinamizme imkân veren böyle bir kültürel zemin varsa gerçekleşebilmektedir. Buna göre felsefede doktrinler demek olan ve zamanla hayatiyetlerini kaybederek birer kapalı statik düşünce sistemi haline gelen cevaplardan çok bu cevapların ortaya çıkmasına imkân veren soruların önemli olduğu görülür. Bu sebeple kendisinde mutlaka bir ilerleme aranması gerekmeyen felsefi birikim bize felsefe tarihi içinde varolmaya devam eden soru dinamizmini yakalatma durumundadır .
Böylece felsefe alanında bir kez ortaya konulduğu vakit tüm zamanlar için geçerli olabilecek bir bilgi hamaliyesinden çok uğraşılan konunun her seferinde daha belirginleştirilmesine imkân tanıyan yaratıcı ve eleştirel (kritik) bir zihin aktivitesinin kişiye kazandırılması amaçlanır. Öte yandan felsefeyi kendi tarihi akışı içerisinde ve çoğu zaman farklı sistemlerin karşılıklı etkileşimleri çerçevesinde ele alma zarureti hissedilir.
Zira felsefi sorular, problematikler, felsefe tarihi adı verilen bir süreklilikte yer alırlar ki onu okumak, onların her seferinde biraz daha açıklığa kavuşarak yeni gelişmeler kazandığını gördüğümüz bir süreci fark edebilmek anlamına gelir. O halde sorular ve soruların bağlı bulunduğu problematikler süregelen bir temayı ve bir tartışma geleneğini zorunlu kılar. Bir tür gelenek demek olan bu dinamik süreklilik bulunmuyorsa felsefenin felsefece kavranmış olması mümkün görünmez. Felsefe bu noktada bir felsefe geleneği işidir. Böyle bir gelenek herhangi bir kültür çerçevesinde oluşturulmamış ise, orada felsefe adına durgunluk ve kargaşa vardır.
Felsefe bir soru dinamizmi doğrultusunda inşa edildiğine göre, ‘bir felsefe sorusunun tipik özelliği nedir?’ sualiyle karşı karşıya kalırız. İnsan yaşamının büyük bir kısmı ‘günlük’ adı verilen bir takım yapıp etmelerle ilgilidir. Yaşamak isteyen doğal olarak ‘eylemek’, eylemde bulunmak durumundadır. Günlük yaşayışımızdaki soruların çoğu eylemlerimizle ilgili olup, pratik alana yönelmiştir. ‘Eylem’ ve ‘soru’ ilişkisine bakıldığında bazen sorunun eylemi başlattığı bazen eylemin soruyu gerektirdiği görülür. Oysaki felsefe sorularının hemen hemen hepsi pratikteki yönelimlerimizin ötesinde yer alan sorulardır.
Hiçbir felsefe sorusu günlük yapıp etmelerin kaçınılmaz bir sonucu değildir. Başka bir deyişle bir felsefe sorusunun doğuşu itibarıyla eylemlerden bağımsız olduğu, hatta günlük eylemler ile bu eylemleri güden soruların akışına aykırı olduğu söylenebilir. Felsefe sorularının sorulduğu yerde günlük eylemlerin pek çoğu büsbütün durur. Salt yaşamanın dayandığı eylemler bir yana, artık eylemde bulunmaya vakit kalmaz .
Felsefe soruları günlük sorulardan yalnızca kökleri itibarıyla ayrılmakla kalmaz. Ayrıca felsefe sorularını cevaplandırma tabanı da-bu soruların kuruluşu gereği-çoğu kez günlük ihtiyaçlarla ilgili soruların, çoğu kez, giderildiği yerde değildir. Zira hiçbir felsefe sorusunun cevabı eylemde ya da yaptırmada bulunmaz. Bir felsefe sorusunda açığa vurulan gereksinmeyi eylemlerle giderebilmek mümkün değildir. Örneğin ‘sokak kapısı açık mı kapalı mı?’ biçimindeki bir günlük soruya yanıt vermek için sözü edilen sokak kapısına gitmek gerekirken ‘bilinç nedir?’ sorusuna yanıt vermek için bir şey yapmak, yaptırmak gereksizdir. Yapılması gereken yapıp etmelerin ötesinde ‘düşünmek’, ‘konuşmak’ ya da ‘yazmaktır.’ Felsefe sorusunun cevabı eylemlerden değil, düşünceden ve dilden geçmektedir .
Diğer taraftan felsefede bilimlerde olduğu gibi herkes tarafından kabul edilen cevaplar ya da sonuçlar da söz konusu değildir. Aynı konuda aynı başlangıç noktasından hareket etmiş ve aynı verileri kullanarak işe başlamış olsalar da kişisel bakış açılarının farklı olmasından dolayı hiçbir filozof bir başkası ile tıpatıp birbirinin aynı düşünceyi ortaya koyamaz. Her filozof, felsefe tarihi sürecini kendi bakış açısıyla değerlendirip eleştirisini yapmak, kendi fikri bütünlüğünü, kendi sistemini oluşturmak durumundadır.
Günlük yaşantımızla ilgili kaygılarla ya da somut bir ürün ortaya koyma amacına dayanan problemlerle ilgili olmayan felsefe soruları dile gelişleri itibarıyla da adeta tek biçimli bir yapıya bürünmüşlerdir. Örneğin Varlık nedir? Madde nedir? Bilinç nedir? Ruh nedir? gibi örneklerde görüleceği üzere felsefe soruları ‘nedir?’ tarzındaki sorulardır. Bu sorularda ‘nedir?’in yöneldiği ‘kavramın ne-olduğu’ sorgulanmakta ve anlaşılmaya çalışılmaktadır. Şüphesiz ‘kaç çeşit bilgi edinme yolu vardır?’ örneğinde de görüleceği üzere nedir biçiminde ifade edilmeyen felsefe sorularıyla da zaman zaman karşılaşılmaktadır ancak bu sorular da aslında ‘nedir?’li soruların kaynağından türetilmişlerdir. Dolayısıyla yukarıdaki ‘kaç çeşit bilgi edinme yolu vardır?’sorusu kolaylıkla ‘bilgi nedir?’ sorusuna geri götürülebilmektedir.
Böylece düşünme etkinliğimiz içerisinde kullandığımız ve ‘kavramların ne-olduğunu’ yani anlamlarını yakalamaya çalışan felsefe sorularındaki nedir? “dışa ilişkin bir ek değil, felsefe sorusunu vareden temeldir.” Ayrıca felsefe sorularındaki bir diğer önemli husus, ‘nedir’li soru ile şaşma (hayret) arasındaki ilişkidir. Felsefe sorusunu oluşturan şey, şaşmaya bağlı bir soru sorma ve araştırma etkinliğidir. Fransız filozofu Marcel, kişiyi felsefi soru sormaya iten temel tecrübenin “şaşkınlık….ya da....şaşkınlık ile hayranlık” arasındaki bir tecrübe olduğunu ifade etmiştir. Felsefedeki ‘nedir?’ sorusu sorgulanan şeyin ‘anlamı nedir?’ sorusundan ayrılamaz. Örneğin ‘bilinç nedir?’ sorusunu soran kişi, bilinç ifadesi karşısında kendisini şaşmadan alıkoyamamış ve bilincin ne anlama geldiğini sorgulamaya girişmiştir.
Dolayısıyla Aristoteles’in de dile getirmiş olduğu gibi felsefeyi felsefe yapan öz, uyumlu evren önünde saygılı şaşkınlıktan doğan gündelik çıkarlar dışında, eleştirici düşünceyle araştırmak, soru sormak, irdelemek, anlamaya çalışmak, sorun görmek, ortaya koymak, çözmeye çalışmak ya da çözüm denemelerinde bulunmaya çalışmaktır.
Felsefi düşünce eleştirel tavra dayalı bir düşüncedir. Sorgulanmamış kabul ya da varsayımları eleştiri süzgecinden geçirerek belirginleştirmeye çalışmak felsefenin görevidir. Eleştiri ise, bilincin, ‘konusu’ ile ‘kendisi’ arasına bir mesafe koyarak konusuna karşıdan bakması ve bu doğrultuda değerlendirme yapmasıdır. Dolayısıyla felsefi düşünce kendisine veri olarak aldığı her tür malzemeyi aklın eleştiri süzgecinden geçirir. Akla dayanan bir soruşturma ve araştırmanın bir sonucu olması bakımından felsefede konu ve kavramların değerlendirmelerinde çelişkili hükümlere, kendi aralarında tutarsız görüşlere yer verilmez. Bu sebeple felsefi düşünce, kendisine sunulan ile yetinmeyerek merak, şüphe, şaşma (hayret) itici güçleriyle hareket ederek, varlık, bilgi ve değerler alanını birlikli bir biçimde kavramaya çalışan bir zihnin ürünüdür. Varlığı bir yönüyle ya da belli açılardan ele alan bilimlerden farklı olarak felsefe varlığın bütününe yönelir. Varlık, bilgi ve değerler hakkında birlikli ve bütünlüklü bilgi elde etme amacını güder.
Bu sebeple felsefe alanında sorgulanan tüm konulardan sonra insana dönerek tüm diğer alanların insan açısından değerinin belirlenmesi gerekmektedir. İnsan bilimlerinin değerlendirmelerinden farklı olarak felsefede insan, kişiliği, evrendeki yeri ve anlamı açısından değerlendirilmesi gereken bir varlıktır. Yani felsefede insan, bilimlere özgü yöntemle objektifleştirilerek ele alınan bir insan olmayıp, değer olma özelliğini kendi içinde taşıyan ve içsel bir biçimde kavranması gereken bir öznedir. Dolayısıyla felsefi bir soru etrafında şekillenen ve varlık kavramı etrafında merkezileşen felsefi bilgi sistematik yönelimli ve bütünlüklü bir bilgi olarak anlaşılmak durumundadır.
Bu durum felsefenin çözümleyici (analitik) ve kurucu (sentetik) bir işlevinin olmasıyla ilintilidir. Zira filozof kendisinin de içinde yer aldığı ve bir parçasını teşkil ettiği dünyayı kavrayabilmek için kendisine sunulan her türlü bilgi, deney, algı, sezgi, sonuçlarından oluşan düşünceyi analiz edip, açıklığa kavuşturur. Ancak bununla yetinmeyerek parçalarına ayrılmış dünyayı analize paralel olan bir diğer düşünme edimiyle üzerinde düşünülmüş, çözümlenmiş, aydınlatılmış malzemeden hareketle yeniden inşa ederek, insana yönelerek birlik ve bütünlüğüne kavuşturur. Buna felsefenin sentetik veya sistemleştirici işlevi adı verilir.
Felsefe, refleksif bir düşünce etkinliğidir. Daha açık bir ifadeyle felsefi düşünce sahip olduğu bilgileri sorgulayan zihnin bir çeşit kendi üzerine dönme hareketidir. Örneğin bir felsefeci doğrudan doğruya doğa, toplum, tarih üzerine eleştirel bir bakış açısıyla yönelebileceği gibi çeşitli bilim dalların tarafından sağlanan malzemeler üzerine de düşünebilir. Sözü edilen bu ikinci özelliği felsefenin refleksif bir düşünce yani bilginin bilgisi olduğu anlamına gelir.
Düşünen ve sorgulayan insan bir kültürel ortam içerisinde yer aldığı için doğal olarak felsefe de bir kültür ortamıyla ilgilidir. Felsefe, hem bu kültürel ortamın bilinci olması itibarıyla hem de bütünün bir parçası olması sebebiyle kültürel ortamla ilgilidir. Bu sebeple felsefenin içinde yer aldığı kültürle organik bir bütünlüğü söz konusudur. Ancak felsefe ile milli kültür arasındaki bu bağ felsefenin evrensellik olayına engel değildir.
Tüm felsefi temellendirmeler, ferdi ve relatif bir yaklaşımla hareket ediyor olsalar da amaçları itibarıyla genele yönelmek durumundadırlar. Yani ele aldığı konu itibarıyla yönelimi açısından felsefe evrenseldir. Örneğin tartışılan varlık bir yönüyle değil bütünüyle varlık iken değerlendirilmesi arzu edilen insan fikri özü ve bütünlüğü içerisinde düşünülen insandır. Söz konusu olan insanın yaşantısı şu ya da bu insanın yaşantısı değil genel olarak insanın yaşantısıdır. Temellendirilmek istenen değerler ise tüm insanların her zaman her yerde yöneldikleri varsayılan değerlerdir. O halde felsefede özgün ve yaratıcı olabilmenin yolu “….konu sınırlandırması yapmaksızın evrensel olanı biz olarak kavratmak; kültürün oluşturduğu şahsiyet bütünlüğü çerçevesinde kendi evrenselimizi ortaya koymaktır. Burada kaynak milli, kavrayış evrensel..” olmak durumundadır.
Kaynak: https://www.kafkas.edu.tdosyalasobedergi/file/003/03%20(14).pdf.pdf)
submitted by bayoglurecep to u/bayoglurecep [link] [comments]


2020.05.23 03:29 karanotlar Max Stirner ve Varoluşçuluk à la Jean-Paul Sartre – H. İbrahim Türkdoğan

Max Stirner ve Varoluşçuluk à la Jean-Paul Sartre – H. İbrahim Türkdoğan
https://preview.redd.it/ty8034wl2f051.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=0ec4d135ff323a4198fa9ff6079711fd180f2033
“Bütün insanlar sıkıcıdır.”
– Kierkegaard-
Giriş
Yüzyıllar boyunca insan düşüncesinde insanın dünyadaki varoluşu ve özü bağlamında Hiç’ten korkma duygusu yuvalanmış ve çekilmeyecek bir duruma gelmiştir: bir felakete yakalandığımız duygusu Batı dünyasında insan varlığının ikilemini her gün arttırıyor. Ve her gün üzerine yeniden düşünülen “insanın ne olduğu” ebedi sorusu, insanların kısır döngüden çıkma fırsatını elinden alıyor. Filozoflar, düşünürler, yazarlar ezelden beri insanların birlikte yaşama ilkeleri üzerine düşünürlerken, her çöküşten sonra yeni bir “ilkesel” değişimi savunurlar. Korkunun, anlamın, hiçliğin ve “anlamsız bir evrende” yalnız kalma umutsuzluğunun özelliklerini inceliyor ve neticede “dünyaya atılmışlık”ta (Heidegger) “her şeyin saçma, yaşamanın ve kendini öldürmenin anlamsız olduğu” bir çöküş duygusuna tanık olmaktadırlar.
İnsan konusunda köklü bir analizde bulunan Stirner, onu doldurulması gereken boş bir kap olarak algılamaz; Stirner’e göre insan doğası gereği tamamlanmış ve yaratıcı bir varlıktır ve hiçbir buyruk ya da emir olmaksızın kendini geliştirebilme yeteneğine sahiptir. Ancak bu yetenek bir “İnsan kavramı” değildir, çünkü Stirner her insanın bir ötekinden farklı olduğundan yola çıktığı için, her insanın kendine göre kendini geliştirebileceğini ileri sürer.
Bununla birlikte Batı felsefesi tarihinde çeşitli felsefesel düşünce ve akımlar gelişmiştir, bunlardan biri de varoluş felsefesi ve onun aktif siyasal oluşumu varoluşçuluktur. Her ikisi de insanın aktüel durumunu varoluşun öz’den yabancılaşması olarak algılar. Varoluşumuz ve özümüz birbirinden kopmuş, ikiye ayrılmış ve birbirine yabancılaşmıştır. Bu konuda Sören Kierkegaard, Martin Heidegger, Gabriel Marcel, Karl Jaspers ve Jean-Paul Sartre gibi birçok filozof kendi felsefesel düşüncelerini yapılandırmışlardır. Her biri bilimsel ya da dinsel bir sistemin kuramını hazırlayıp insanlığa sunmuştur. Kierkegaard ve Jaspers dinsel bir varoluşçuluk taslağı çizerken, Heidegger ve Sartre bunun ateist şeklini geliştirmişlerdir. Sonuç olarak Sartre, Heidegger’in gizemsel Varlık kavramından uzaklaşıp sadece İnsan’ı merkeze alarak kendi felsefesine “hümanist” demiştir. Tüm bu dinsel, bilimsel ve öteki kuramlarla çok daha önce Max Stirner ilgilenmiş ve Sartre ve Heidegger öncesinde insanın “dünyaya atılmışlığını” farklı kavramlarla dile getirmiştir ve bu düşünceden yola çıkarak da Kendi-olma (Eigenheit) ve Biricik “kavramını” yapılandırmıştır.
Stirner ve Çağdaşları
Stirner dönemi filozoflar (Hegel, Marx, Feuerbach, Proudhon vb.) Tanrı’yı öte dünyadan bu dünyaya taşıyıp yeni nominalarla taçlandırırlarken, Stirner, başyapıtında (Biricik ve Mülkiyeti, 1844) tek tümceyle tüm felsefesel, sosyolojik ve dinsel tanrılara meydan okur: “Hiçbir şey Benden üstün değildir”. Bununla tüm fantazmaları (tanrıları, putları, nominaları) silip süpürüp yerine Ben’i koymuştur. Neredeyse dönemin tüm filozofları tamamlanmış düşünce sistemleri sunmaktaydı; Stirner her bir sistemde yeni bir efendi görür, dolayısıyla her birini saplantı (fixe Idee) olarak adlandırır. Bu saplantılı düşünce sistemleri Feuerbach’ta tanrılaştırılan İnsan, Marx’ta sosyalizm, Hegel’de devlet ideolojisi, Proudhon’da Töre, Fichte’de mutlak Ben’dir vb. Birer üstben ürünü olan tüm bu ideolojileri hayaletler olarak betimleyen Stirner, filozofların İnsan’ı Tanrı’nın elinden alıp farklı tanrıların kucağına koymakla yeni bir şey yapmadıklarını, sadece eskiyi yeni adlarla devam ettirdiklerini ileri sürer ve tüm tanrılarla birlikte, diğer filozofların tersine, tanrı-hizmetçilerini de ateşe atar. (Bu güçlü alevler daha sonra Nietzsche’ye de ulaşacaktı, ve Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü “müjdeleyecek” kadar cesaret gösterecekse de yeni bir Tanrı’ya, “Üstinsan”a, boyun eğecekti.)
Stirner ve Sartre
1) Varoluş ve Kendi-olan
İnsan konusunda köklü bir analizde bulunan Stirner, onu doldurulması gereken boş bir kap olarak algılamaz; Stirner’e göre insan doğası gereği tamamlanmış ve yaratıcı bir varlıktır ve hiçbir buyruk ya da emir olmaksızın kendini geliştirebilme yeteneğine sahiptir. Ancak bu yetenek bir “İnsan kavramı” değildir, çünkü Stirner her insanın bir ötekinden farklı olduğundan yola çıktığı için, her insanın kendine göre kendini geliştirebileceğini ileri sürer. Tam olarak: Tek tek insanlardan yola çıkar. Sartre’ın “otantik” dediği düşünce Stirner’in “Kendi-olma” düşüncesine yakındır. Sartre’ın ilkesi: “Varoluş özden önce gelir.”[1] Stirner: “Elbette duyularım olmaksızın düşünemem. Ne var ki düşünebilmek ve duyumsamak için, yani soyut ve duyusal için, her şeyden önce Bana gereksinimim vardır, hem de şu çok bariz olana, Biricik’e. […] Düşünmemin öncesinde – Ben – varım.”[2] Demek ki: Düşünmenin sahibi benim ve düşünme benim mülkiyetimdir. Sartre’ın bazı felsefesel kavramları Stirner’in felsefesiyle belirli bir noktaya kadar örtüşüyor. Aşağıda buna açıklık getireceğim.
İlk tümce Stirner’in felsefesiyle kısmen örtüşür. Stirner: “Kendi-olan kökeninde özgürdür.” Buradaki köken sözcüğü Kendi-olanın doğrudan doğasını kasteder. Bütün insanlar Kendi-olan ise, o zaman bütün insanlar özgürlüğe mahkumdur.
Sartre’ın “Bulantı”adlı romanını Stirner’in felsefesini temel alarak incelerken, öteki eserlerini de göz önünde bulunduracağım. Stirner, Batı felsefesinde Kinikçilerden sonra yabancılaşma kavramını kapsamlı bir şekilde araştıran ve gün ışığına çıkaran ilk filozoftur. Proudhon ve Marx’tan da önce.
“Bulantı”nın protagonisti Antoine Roquentin için yaşam anlamını tamamen yitirir. Yaşamanın bir anlamı olmadığı gibi özkıyımın da bir anlamı kalmaz. Şeylere ve insanlara duyduğu tiksintinin köküne inmeye çalışır Roquentin.
Stirner’e göre birey, içselleştirdiği dış dünyanın değerlerinden, örneğin toplumsal değerlerden arınırsa, arı ve ona özgü bir Ben’e sahip olabilir. “Bulantı”nın protagonisti içselleştirdiği tüm toplumsal değerlerden arınmakla meşguldür. Aslında roman Stirner’in “Meselemi Hiç’e bıraktım” tümcesiyle sonuçlanır; ancak önemli bir farkla: Roquentin genel değerlerden ve varoluşundan kendisinden iğrenirken Hiç’in melankolik dalgasına kapılır, hazzın ve yeniden yaratımın kapıları kapanır üzerine. Hüzünlü bir bakışla varoluşu ve onun insansal gelişimlerini izler. Roquentin’a oranla Stirner’in Biricik’i şenlik dalgaları yansıtır; yıkımını gerçekleştirdiği değerlerin ardından şöyle der: “Sen ey çilekeş Alman halkım – neydi acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıydı seninkisi, horozların her ötüşünde hiçliğe karışan ve yine de mutluluğun ve kurtuluşun özlemini çeken bir tinsel hayaletin acısıydı. Benim içimde de uzun zamanlar yaşadın ey sevgili – düşünce, ey sevgili – hayalet. […] Kal sağlıcakla ey milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık zalim anası kal sağlıcakla! Yarın seni mezara taşıyacaklar, ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. Hepsi sıra sıra mezarlarına indirildiğinde – işte o zaman insanlık âlemi gömülmüş olacaktır. Ve Ben, kendi-olan Ben, onun gülen mirasçısı olacağım![[3]](https://itaatsiz.org/2020/05/07/max-stirner-ve-varolusculuk-a-la-jean-paul-sartre-h-ibrahim-turkdogan/#_edn3)
Bu fark ilkesel bir önem içerir. Melankoli Hıristiyanlığın öteki dünya öğretisinin harabelerinden doğmuş bir psikolojik zedelenmişliktir. Sartre, Roquentin’ı Hiç’in melankolik dalgalarından kurtarmak için, onu daha sonraki eserlerinde yeni tanrılarla tanıştırır. Bu tanrılardan biri “hümanizmdir”, bir başkası da “diyalektik Marksizm”. Sartre’ın otantizm kavramı, “yeni” bir etik üzerinden yaşam ümidi taşır, bu da onu öteki düşünce sistemlerinden farklı kılmaz. Stirner’e göre bu kavramlar da her düşünce sistemi gibi bireyin deforme edilmesi anlamına gelir. Bu nedenle de Stirner yeni bir genel etik kavramı yapılandırmaktan özenle uzak durur.
2) Özgürlük ve Kendi-olma
Sartre’ın özgürlük felsefesini temellendiren ilk tümcesi: “İnsan özgürlüğe mahkumdur.”[4] İkinci tümcesi: “Başkalarının özgürlüğünü amaç edinemediğim sürece kendi özgürlüğümü amaçlayamam.”[5]
Başkalarının özgürlüğünü amaçlayan Sartre’ın özgürlük düşüncesi temelde Kant’a dayanır: “Bir kişinin özgürlüğü başka bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde biter.” Bu da Herkesin Herkesle savaşıdır; insanın varlığından bu yana gezegenimizin doğal hâli budur
İlk tümce Stirner’in felsefesiyle kısmen örtüşür. Stirner: “Kendi-olan kökeninde özgürdür.” Buradaki köken sözcüğü Kendi-olanın doğrudan doğasını kasteder. Bütün insanlar Kendi-olan ise, o zaman bütün insanlar özgürlüğe mahkumdur. Ancak mesele bu kadar kolay değil. Kendi-olmayı bu kontekste tüm sosyolojik fantazmalardan (kimliklerden) arınmış bireyin varoluşunu anlayabiliriz. Ancak bu durumda her insanın özgür olmadığını söylemek gerekir, çünkü insanların büyük çoğunluğu sosyolojik kimliklerle var olabilmektedirler. Bu nedenle Stirner Kendi-olanı özgür olandan ayırır. Burada ilk ayrım başlar. İkinci ayrım daha da çarpıcıdır. Sartre’ın ikinci tümcesine karşılık olarak Stirner yalnızca Kendini ve kendi özgürlüğünü göz önünde bulundurur. Bununla Herkesin Herkesle savaşını ilân eder. Özgürlük Stirner’de ikincildir. Birincil olan Kendi-olma ve Kendi-olandır: “Kendi-olma Sizi kendinize geri dönmeye davet eder ve der ki: ‘Kendine gel!’ Özgürlüğün himayesi altında birçok şeyden kurtulacaksınız, ancak yeni şeyler size acı verecektir: ‘Kötü olandan kurtuldunuz, ama kötülük kaldı’. Kendi-olan olarak gerçekten Herşey’den kurtulacaksınız ve üzerinize yapışanlar olursa da bu Sizin tercihiniz ve seçiminizdir, sizin keyfinizdir. Kendi-olan özgür doğar, doğuştan özgürdür; Özgür ise, sadece özgürlük müptelasıdır, hayalcidir, hayalperesttir.”
Başkalarının özgürlüğünü amaçlayan Sartre’ın özgürlük düşüncesi temelde Kant’a dayanır: “Bir kişinin özgürlüğü başka bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde biter.” Bu da Herkesin Herkesle savaşıdır; insanın varlığından bu yana gezegenimizin doğal hâli budur. Tüm toplumsal kuramlar, tüm düşünce sistemleri, tüm sosyolojik ütopyalar bu kaçınılmaz savaşı yenemediği gibi, onun üzerine kurulmuştur. Stirner’e göre filozofların esas yanılgılarından biri tek tek insanları bir İnsan kavramında bütünleştirmeye çalışmalarıdır. Hiçbir filozof yoktur ki bireysel bir felsefe yapılandırabilsin; en bireyselci filozoflar bile genel bir Birey kuramını çizmişlerdir, bireylerin kendisini değil. Bunun, olanaksız olmamakla birlikte, ne kadar zor olduğunu Stirner’in Biricik betimlemesinde görmek mümkün. Özgürlük bağlamında söylenebilecek birkaç şey daha var.
Sartre ile söylemek gerekirse: İnsan öncelikle yalnızca vardır ve kendisini nasıl şekillendirirse, odur. Yani kendisini oluşturduğu şeyden başka bir şey değildir. Stirner’in buna itirazı olmaz. Eğer şu üç olguyu temel alırsak, bireyin onlara göre kendini geliştirebileceğini kaydedebiliriz: Buradalık (dünyaya atılmışlık), sonluluk ve faktisite (olgusallık). Bu şekliyle birey kendini Kendi-olma (Eigenheit) ve olanaklılık (olasılık) olarak algılar. Kendi-olmayı belirleyen olanaklılıktır. Kendime verebileceklerim olanaklarımla sınırlıdır. Olanaklarım özgürlüğümü belirler.
Şimdi, toplumsal hiçbir değer yargıyı olumlamayan Stirner gibi bir filozofla, toplumsalsız yaşamayı düşünemeyen Sartre gibi bir filozof aynı yolda daha uzun birlikte yürüyemezler.
Stirner der ki, eğer Tanrıyı, Zeus’u, kralı vb. tahtından indirme gücüne sahipsem, bunu yapma hakkına da sahibim. Bu tümcede genel ahlaksal hiçbir değer göremeyeiz; ne dinsel ne insansal, ne tanrısal ne metafiziksel bir değer. Ancak tümcede gizli olan bir “ahlak oyunu” vardır. Herkesin Herkesle savaşı! Hiçbir ideoloji doğrudan ve dolayımsız bunu ifade etmez. Her ideoloji her zaman üstü kapalı ve dolayımlı ifade eder. Ve asas olarak da hak ve adalet kavramlarına dayandırır; bu iki kavramı da ahlak çerçevesine alır. Sonuç olarak güçlünün güçsüze karşı savaşının meşrulaştırılması adına bu dolayımlı betimleme insanların tarihsel geleneği haline gelmiştir. Stirner’in farkı; bu oyuna katılmamasıdır; bu oyunu kökten yadsımasıdır. Sözcüğün sözcük anlamıyla karşımıza tüm değerlerden arınmış yalın bir düşünür çıkar. Bu kontekstteMauhtner yerinde bir analizde bulunur: Stirner “dünyaya sığmayacak ve dolayısıyla açlıktan ölecek kadar biricikti; o, politik bir önder değildi, sadece iç dünyasında bir başkaldırandı, çünkü onu insanlarla birleştirecek ortak bir dil bile yoktu.”[6]
Sartre’ın sosyalizmi doğal olarak Ben’lerin ilgisinden uzak töresel bir toplum için düşünülmüş bir kuramdır. Toplumsal düzenle birlikte Herşeyin absürtlüğünü “Bulantı”da tutarlı bir şekilde gün ışığına çıkaran Sartre, daha sonraki eserlerinde (Varoluşçuluk bir Hümanizm midir? / Varlık ve Hiç) insansal özü Marksist bir toplumda yaşayacak olan töresel İnsan olarak adlandıracaktır.
Hiçbir pedagojik buyruk Stirner’de onurlandırılmaz; her biri ona göre bir bahane ve şaklabanlıktır. Stirner ile bir toplum inşa edilemez (zaten böyle bir istemi olduğu söylenemez), Sartre ile inşa edilebilen bir toplum ise ancak ikiyüzlü olacaktır, her toplum gibi. Diğer taraftan Stirner’in önemi düşünce sistemlerine dair tutarlı analizleri ve bireye bireysel değişimlere dair sunduğu alternatiflerdir. Özgürlüğü sorgularken bireyin önemini öne çıkarır: “Peki, nelerden kurtulup özgürleşeceğiz? Herşeyden. Demek ki: bütün perdeleri kaldırılacak, bütün kabukları – kırılacak çekirdek Ben’im.” […] Ama bizzat bu Ben’e özgürlüğün sunacak hiçbir şeyi yoktur.” Felsefe tarihinde özgürlük sorusunu bu şekilde sorgulayan bir filozofa Stirner dışında pek rastlanmaz: “Ben özgür olduktan sonra ne olması gerektiğine dair özgürlüğün söyleyecek sözü yoktur, tıpkı hükümetlerimizin tutukluyu, cezasının bitiminde serbest bırakıp kimsesizliğe terk etmeleri gibi.”[7] Birey gerçekten Herşeyden özgürleşmek mi ister? Yoksa daha çok Herşeyi elde mi etmek ister? Bireyin elde etmek istedikleri var, kurtulmak istedikleri var. Burada önemli olan bireyin Kendi-olarak kendi ilgi ve çıkarları için karar vermesidir.
Roquentin henüz us’la boğuşmaktadır. Bir taraftan özgürleşmek (arınmak) ister, diğer taraftan kendi yalınlığına pratik bir ifade verebilecek durumda (olanaklık/erk) değildir. Varoluşun ve toplumsalın yoğunluğuyla baş başadır. Bu yoğunluktan çıkabilmesi için “Kendine dönmesi” gerekir ki özgürleşebilsin.
3) Egoistlerin Birlikteliği ve Toplumsal
Roquentin silkeleniyor, Kendine geri dönmeye çalışıyor, ancak buradalıktan haz almıyor. Onu çevreleyen gündelik yaşam, sahi olmamalık fazla geliyor ona, altından çıkamıyor o devasa gücün. Yakalandığı melankoli hastalığı bireysel dirilişine engel oluyor. Sartre, protagonistine bir çözüm sun(a)mamaktadır. Roquentin, melankoli adında bir çıkmaz sokaktadır, bir şeytan çemberine hapsolmuştur. Sartre, protagonistini orada bırakır. Daha sonraki eserlerinde ama melankoliden uzak, hatta ihtiras gibi afektler bile içermeyen bir toplumsallık sunar. Adı: Sosyalizm.
Sartre’ın sosyalizmi doğal olarak Ben’lerin ilgisinden uzak töresel bir toplum için düşünülmüş bir kuramdır. Toplumsal düzenle birlikte Herşeyin absürtlüğünü “Bulantı”da tutarlı bir şekilde gün ışığına çıkaran Sartre, daha sonraki eserlerinde (Varoluşçuluk bir Hümanizm midir? / Varlık ve Hiç) insansal özü Marksist bir toplumda yaşayacak olan töresel İnsan olarak adlandıracaktır. Varolanın, adsızın özgür edimi yeni bir toplum düzeninin hizmetçiliğine indirgenecektir.
“Varoluş” “yeni” adlar ve “yeni” unvanlarla şekillenecektir: “Hümanist”, “Sosyalist”, “Marksist” vb. Bundan böyle insanlığın tek kurtarıcısı komünizm olacaktır. Bir toplumsallık üzerinden birey “İnsan olabiliyor” ancak. Sartre bir ideal insan imgesini takip ediyor, bu şekilde ifade etmese de. Neticede sosyalizm gibi bir sistem bireyin bireysel keyfiliğini önemsemeyeceği gibi, baskılayacaktır. Bu durumda İnsan erekleştirilerek bir ödev, bir ideal, bir meslek haline getirilir. Şu anki benliği köpük ve gölgeden oluşmaktadır. Kant’ın “İnsan eğitilmesi gereken tek canlıdır”[8] tümcesi Sartre felsefesinin temel taşlarından birini oluşturur. Böylece çoğunlukça belirlenen bir genel oydaşma, bir kategorik buyruk Sartre hümanizmini belirlemiş olur.
Stirner’in buradalığı tiksinti değil, haz yönelimlidir. Parolası: Buradayım ve haz alıyorum. Tıpkı bir bitki gibi kendi iç dinamiğime göre nefes alıyorum.
Stirner kendini hedeflemez, kendini başlangıç noktası yapar. Ve toplumsala alternatif olarak “Egoistlerin Birlikteliği”ni sunar. Genel toplumsal düzene alternatif olarak bu birliktelikle gücünü büyüterek kendi ilgilerini yaşamak ister; “Egoistlerin Birlikteliği” bir kuram olmamakla birlikte, bir tür geçici, yani gerekli olduğu sürece yaşayan bir projedir. Amacı kendine hizmet etmektir, töresel ya da başka bir kuruma değil. Her birliktelik katılımcısı yalnızca kendi ilgisine yöneliktir, hiçbir görevi yoktur; ilgisi bittiği an onu o birliktelikte hiçbir şey tutamaz. Ve bu projenin içeriğini ancak katılımcıları belirler. “Egoistlerin Birlikteliği” bireylerin kendi güçlerini daha da keskinleştirebilecekleri bir güçtür. Toplulukta birey egoisttir, toplumda insansal. Topluluğa karşı borcu yoktur, topluma her şeyini borçludur, çünkü genel bir yasaya karşı sorumludur.
“Egoistlerin Birlikteliği”ni bir partiye benzetebiliriz. Her katılımcı kendi ilgisi doğrultusunda oradadır. Bir partide ise her katılımcı çeşitli görevlerle yükümlüdür. İlkinde birey gönüllüdür, ikincisinde zorunludur. Birinde yaşamdan zevk alır, diğerinde değer yargılarla, ödevlerle, ideallerle çevrilidir, ilkinde yaşam enerjisini tüketir, ikincisinde tüketilir. Toplum bireylerin sırtından yaşar. Sartre’ın toplumunda Stirner bir Kendi-olarak barınamaz.
Topluluk bir araçtır, toplumsa bir amaç. Toplulukta birey bir Kendi-olandır, toplumda yalnızca bir üyedir. Ve sadece üyelik haklarından yararlanır. Aynı zamanda üyelik ödevleriyle yükümlüdür. Pedagoji, klasik adıyla terbiye, toplumun bileşenlerinden biridir. Toplum bireye sınırlar koyar, toplulukta bireyin çıkış noktası ve yargıcı kendisidir. Çıkarları doğrultusunda bir iletişim kurabilir ya da iletişimi bozabilir. Kimseden bir şey talep etmez, kimseye karşı yükümlülük taşımaz.
“Bulantı”da her şey rastlantısal ve absürttü, şimdiyse sosyalizm gibi bir sistem Sartre’da bir anlam kazanıyor. Toplum Sartre’ı mutlu kılar, Stirner’i tiksindirir.
4) Buradalık ve Haz
“İşte o zaman bulantı beni yakaladı; banketin üzerine yığıldım.[…] Kusmak geliyordu içimden.”
-Sartre-
Stirner’in buradalığı tiksinti değil, haz yönelimlidir. Parolası: Buradayım ve haz alıyorum. Tıpkı bir bitki gibi kendi iç dinamiğime göre nefes alıyorum. Stirner’in varoluşu varoluşçuluk değildir, çeşitli giysilerle sahneye çıksa da, hiçbir giysi kutsanmadan yerini bir sonrakine bırakır.
“Varoluşçuluk bir Hümanizm mi dir?” adlı eserinde Sartre, Dostojevski’nin “Tanrı yoksa, her şey mübahtır” tümcesini örnekleyerek, ateist varoluşçuların insanı şu an bir “taslak” olarak algıladıklarını ve yukarıda saydığım bileşenlerle bu “taslağı” Tanrı’dan ve dinsel öğretilerden bağımsız olarak şekillendirdiklerini ileri sürer. Çünkü Tanrı’nın olmayışı bir ateist için hiçbir şeyi mübah kılmaz. Buraya kadar sorun yok.
Sartre’ın ateizmi Feuerbach’ın İnsan kavramını anımsatır. Feuerbach’ın ateizmi, Hıristiyanlık öğretisine göre Herşeyin ölçütü olan Tanrı’nın yerine İnsan’ı temel alır.
Sartre’ın “taslak” kavramı ve ateizmi konumuz gereği önemlidir. “Taslak insan”, kendini daima yenileyendir; bu bir bakıma Stirner’in Biricik’iğle örtüşür, çünkü Biricik de kendini daima yeniler. Ve bu yenileme Biricik’in gündelik şekilleridir. Biricik kendini amaçlamaz, kendini tüketir, her an neyse odur. Ancak Biricik bir taslak değildir, Biricik doğası gereği zaten bir bütündür, gündelik şekillenmeleri onun gelişimindeki geçici adlarıdır. Ve bu adlar onun ilgisine göre değişir, sabit değildir. Çünkü her sabit düşünce ve edim bir fixe Idee’dir. Stirner’in bir sosyalist olma çabası yoktur, vicdanlı bir insan olma eğilimi olmadığı gibi.
Sartre’ın ateizmi Feuerbach’ın İnsan kavramını anımsatır. Feuerbach’ın ateizmi, Hıristiyanlık öğretisine göre Herşeyin ölçütü olan Tanrı’nın yerine İnsan’ı temel alır. İnsan’dır artık Herşeyin ölçütü. Feuerbach, Tanrı’yı yok sayarken, onun yerine İnsanı getirir, bununla İnsanı yüceleştirir. Bu nedenle Stirner Feuerbach ve döneminin öteki ateist filozoflarına hitaben “ateistlerimiz dindar insanlardır. […] En azgın ateist, en inançlı Hristiyan’dan daha az dindar değildir”[9] der. Sonuç olarak sadece adlar değişti: Tanrı’nın yerini İnsan aldı. Sartre’ın ateizmi de aynı eleştiriye layıktır. Nedir Sartre’ın ateizmi? Var olan bütün Hıristiyan değerleri devralmak. Vicdan, pedagoji, sevgi, aile, toplumsal sorumluluk kısacası sosyolojik tüm değerler devam ettirilir. Değişen nedir? Gökten indirilen Tanrı’ya vicdanda yer verilir, tam olarak: Tanrı’nın bizzat kendisine dönüşür vicdan. Ateist vicdan: Hümanizm. Sartre ile birlikte tüm varoluşçular bu toplumsal bileşenler üzerine kuramlarını yapılandırırlar. Dolayısıyla Stirner’in ateizm eleştirisi güncelliğini en yüksek düzeyde korumaktadır.
“Varoluş, özden önce gelir tümcesi” bu aşamadan sonra tersini dile getiriyor. Ateistin vardığı yer yalın varoluş değil, öz’leşen nominadır: Sosyalizm vb. Yalın varoluş varoluşçuluğa dönüşürken beraberinde yeni tanrılar doğuruyor. Bu durumda haz Kendi-olanın kendi hazzı değil, bir nominanın hazzıdır.
Kitabının “İlişkilerim” bölümünde dünyayla ilişkisini şöyle ifade eder Stirner: “Benim dünyayla ilişkim onun tadını çıkarmak ve onu böylelikle kendi öz-hazzım için kullanmaktır. İlişki, dünya-hazzıdır ve benim – öz-hazzıma aittir.” Ve bu haz Ben ile Öteki arasında bir tahakküm ilişkisine neden olmaz: “Ne Sen benden yüce varlıksın ne de Ben senden.”[10]
Elbette Stirner tiksinme duygusunu tattı, elbette varoluşsallık ve toplumsallık karşısında Roquentin gibi aynı ikilemleri yaşadı, ancak “Biricik ve Mülkiyeti” tüm bu ikilemleri aşan ve hazzını yeniden keşfeden bir Biricik’in dünyasıdır.
Bir yetkinlik olarak us “Bulantı”da parçalanır. Roquentin, kendi seçimi olan izolasyonda acının uç noktasında yaşar. Üstbenden neredeyse tamamen kurtulacakken tiksintinin dalgalarına kapılır. Tiksinti ona kendini bulma yollarını gösterir, aynı zamanda ama onu izolasyona iter. Protagonist sarsıntı yaşar, Meselesini Hiç’e bırakmak üzereyken. Neticede, içselleştirilen üstbenini dışlarken, kendi Ben’ini de dışlar. “Tiksinti” (bulantı) budur.
Sartre daha sonraki eserlerinde Roquentin’ı “Bulantı”nın kasvetinden kurtarır. Ne var ki Kendi-olan bir Biricik olarak yeniden yaratabileceğine, nominalarla taçlandırır onu. Sonuç: Roquentin nominaların mekânı olan üstbenini geri alır. Ancak onun yerine Ben’ini sonsuza dek kaybeder. Sartre’ın yalınlığı, otantik düşüncesi hayaletlere karışır ve Stirner gülümser.
[1] Jean-Paul Sartre: Drei Essays, Ullstein, 1989, s. 32. (Metin boyunca ad verilmediği sürece çeviriler bana aittir.)
[2] Max Stirner: Biricik ve Mülkiyeti, Norgunk, s. 309 ve 320.
[3] Stirner, a.g.e, s. 195-196.
[4] Sartre, a.g.e, s. 16.
[5] Sartre, a.g.e, s. 32.
[6] Fritz Mauthner: Der Atheismus und seine Geschichte im Abendlande. Viertes Buch. Georg Olms Hildesheim, 1963. s. 210.
[7] Stirner, a.g.e, s. 149.
[8] Immanuel Kant: Der Denker und Erzieher, Deutsche Buchgemeinschaft, Berlin 1961, s. 346.
[9] Stirner, a.g.e, s. 167, 40
[10] Stirner, a.g.e, s. 41.
http://projektmaxstirner.de/maxpaul.html?fbclid=IwAR3alLjnHhYDNQeOApj6hZzSYl4Xbcxl1SQDkpdDLnW-TBr13GgKZuykjQg
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.20 11:48 forexmio Forexte Nasıl İşlem Yapılır?

Forex kelime anlamı olarak döviz takası şeklinde ifade edilse de, bu tanım kesinlikle yeterli olmamaktadır. Çünkü forexte döviz dışında bir çok üründe işlem yapılabilmektedir. Altın, buğday, petrol, bitcoin, hisse senedi gibi bir çok finansal üründe işlem yapılan bu piyasanın herhangi bir merkezi bulunmamaktadır. İşlem hacmi bakımından dünyanın en büyük finans piyasası olan forex piyasalarında manipülasyon yapmak oldukça zordur. Bu nedenle hisse senedi piyasalarından daha fazla tercih edilmektedir. Tabii fazla tercih edilişinin tek nedeni de bu değildir.

Forex Neden Tercih Ediliyor?

Forex piyasasını tercih etmek için en önemli nedenlerden bir tanesi kaldıraç. Firmalar tarafından sunulan kaldıraç oranları sayesinde yatırımcıların parasının 1:10 katına kadar işlem yapabilmektedir. Yurtdışında ise Lord FX, Fxpro gibi aracı kurumlar tarafından sunulan kaldıraç oranları dudak uçuklatmaktadır. 1:500 seviyesine kadar çıkan kaldıraç oranları ile dikkat çeken bu kurumlarda paranızın 500 katına kadar işlem fırsatı sunulmaktadır. Tabi bu durum fırsta olarak görülse de oldukça risklidir de aslında.
Forex piyasalarında spread oranlarının düşük olması da bir başka tercih nedeni olmaktadır. Örneğin döviz bürosunda dolar almak isteyen yatırımcı şu an ki kurlar dikkate alındığında 6,82 seviyesinden dolar alımı yapabilecek iken, forex piyasasında 6,80 seviyesinden dolar alabilmektedir. Yani arada 20 kuruşluk bir kar olmaktadır. 100 dolarda 2 tl 1000 dolarda 20 tl gibi bir kazanç sağlayan bu işlem, özellikle yüksek miktarlarda döviz alım-satım işlemi yapanlar için ideal olmaktadır.

Forexte Nasıl İşlem Yaparım?

Forex piyasasında işlem yapmaya başlamak için bir forex hesabınızın olması gerekir. Türkiye'de SPK lisanslı aracı kurumlardan seçim yaparak, forex hesabınızı açabilirsiniz. Forex hesabınızı açtıktan sonra doğru işlemler yapabilmek için günlük analizleri ve yorumları takip etmeniz önemlidir. Uzmanların ve yatırım kuruluşlarının güncel yorumlarını bu doğrultuda izleyebilirsiniz. Örneğin dolar kurunda alım veya satım düşünüyorsanız uzmanların ve diğer yatırımcıların dolar yorumları incelenmeli ve kendi düşüncelerinizin süzgecinden geçirerek karar vermelisiniz. Yine ekonomik takvimde bulunan açıklamaları dikkate alarak işlem açmanız yararınıza olacaktır.
Gerçek bir trader olmak istiyorsanız, teknik analiz bilgisi olmadan bu işin yürümeyeceğini ve bu kapsamda temel analizle alakalı bilginiz olmadan da düzenli kazanç sağlamanızın mümkün olmadığını bilmeniz gerekir.

Forexi Nereden Takip Edebilirim?

Forex piyasasında işlem yapanlar için anlık takip oldukça önemlidir. Piyasalarda yaşanabilecek bir olay, geçebilecek yeni bir haber akışı aşırı oynaklığa neden olabilir. Volatilitenin arttığı durumlarda sert hareketlere gebe olan fx piyasasında bu nedenle canlı takip önemlidir. Firmaların sunmuş oldukları metatrader uygulamalarından piyasaları takip edebileceğiniz gibi internet üzerinde uygulamalar ve web siteleri üzerinden de piyasalar canlı olarak takip edilebilmektedir. Bu konuda investing gibi veya benim de takip ettiğim anlikdoviz.co adresi gibi finans piyasaları ile ilgili web sitelerini takip edebilirsiniz.
submitted by forexmio to u/forexmio [link] [comments]


2019.10.01 17:31 Hakankoltuk Sorunsuz Temizliğin Sırrı

Ev temizliği yaparken farklı yöntemler ve maddeler kullanırsınız. Her yüzey farklı ve her kir ayrı şekilde temizlenir. Banyo, camlar, mutfak ve evin zemini her bakımdan farklılık gösterir. Evde bulunan eşyalarda aynı şekilde farklı şekilde temizlenmelidir. Halılar ya da koltukları temizlerken değişik ürünler kullanılır. Ancak elde yapılan temizlemelerde tam anlamı ile temizlik olmadığını da artık biliyorsunuz. Bu nedenle Gürsu koltuk yıkama desteğinden yararlanabilirsiniz. Yapılacak olan yıkama işlemi tamamen özenli ve teknik şekilde olacaktır.

Beklentileri Karşılayan Temizlik Firmaları

Özel tekniklerle halı ve koltuk gibi temizliği zor olan eşyaları temizleyen firmalar, özel makine ve temizlik malzemeleri ile bu işlemleri yaparlar. Bu şekilde etkili sonuçlara ulaşılacaktır. Aktif bir temizliğin en özel şekilde yapılabilmesi, doğru teçhizata sahip olmak ve bunları en ideal şekilde kullanmaktan geçecektir. Uzman personeli ile koltuk yıkama firmaları bu alanda kullanıcı memnuniyetini de en etkin şekilde karşılamaktadır. Evlere gelerek, koltukları bulundukları yerde yıkadıkları için ayrıca zaman kaybetmeden ve telaşsız bir işlemi yaparlar.

Halı ve Koltuk Yıkama İşlemleri

Sistemli şekilde yapılan bu işlemler birbirinden ayrıdır. Halı temizlik için yıkama fabrikasına alınırken, koltuk takımları alanın uygun olması durumunda yerinde temizlenir. Ayrıca her iki ürün için de farklı yöntem ve makineler kullanılmaktadır. Bu şekilde sünger içine sinen, dibe inen kirler de yüzeye çıkartılarak, emilimle temizlenmiş olur. Profesyonel ekip ile yapılan bu işlemler sayesinde, koltuklar ve kanepeler ilk günkü gibi tertemiz ve canlı renklerine kavuşacaktır. Bu sayede kullanıcılar en mükemmel sonucu alır ve temizliği tam anlamıyla görebilirler.
submitted by Hakankoltuk to u/Hakankoltuk [link] [comments]


2019.06.28 13:31 gdrmedya Etkili Seo çalışması nasıl yapılmalıdır ?

Blog yazılarınız , web sitenizin müşterilerinizin sorularına alakalı bir cevap olarak konumlandırarak SEO kalitesini artırmanıza yardımcı olur. Özel olarak çeşitli sayfalarda SEO taktiklerini kullanan blog gönderileri, arama motorlarında yer almak ve müşterileri sitenizi ziyaret etmeleri için size daha fazla fırsat verebilir.
Arama motoru optimizasyonu pazarlamacılar için inanılmaz derecede önemlidir. Web sayfalarınızı – blog yayınlarınızı da dahil ederek optimize ettiğinizde, web sitenizi Google gibi arama motorları aracılığıyla ürününüz veya hizmetinizle ilişkili anahtar kelimelerle beraber siteniz daha fazla kişiye gösterilir.
Ancak Google’ın güçlü algoritma güncellemeleri bu işi zorlaştırıyor. Artık google seo mantısı basit şekilde ilerlemiyor. Google kendini çok geliştirdi.
Neyin önemli neyin olmadığını biliyor musunuz? Bugünün blog sıralaması taktikleri nelerdir ve “eski seo taktikleri” olarak kabul edilenler nelerdir?
Bu yayında, blog yayınlarınızı önem verdiğiniz anahtar kelimeler için nasıl optimize edeceğinizi, aklınızda bulundurmanız gereken birkaç diğer optimizasyon taktiklerini ele alacağız
Aşağıdaki 10 SEO ipucu, özellikle blogunuz için bir SEO stratejisi ile başlamanıza yardımcı olacak sayfa faktörleridir.
Seo Biraz kafa karıştırıcı olabilir, O yüzden başlamadan önce güzel hafif bir müzik açın.

1. İDEAL OKUYUCUNUZUN AMACINA UYGUN 1-2 UZUN KUYRUKLU ANAHTAR KELİMELERE ODAKLANIN.

Blog yayınlarınızı anahtar kelimeler için optimize etmek, yayınlarınıza mümkün olduğunca fazla anahtar kelime eklemekten ibaret değildir. Günümüzde, bu aslında SEO’nuzu incitmektedir, çünkü arama motorları bu anahtar kelime doldurmayı dikkate almaktadır.Yani anahtar kelimeleri ekleyeceğim diye metini bozmayın. Google anlıyor.
Ayrıca, iyi bir okuyucu deneyimi de sağlamaz – arama motorlarının ziyaretçilerinizin niyetini yanıtlamanızı sağlamak için şimdi önceliklendirdiği bir sıralama faktörüdür. Bu nedenle, içeriğinizdeki anahtar kelimeleri doğal olmayan veya zorunlu görünmeyecek şekilde kullanmalısınız.
İyi bir kural, blog yazısı başına bir veya iki uzun kuyruk anahtar kelimesine odaklanmaktır. Tek bir yayında birden fazla anahtar kelime kullanabilseniz de, yayının odağını gerçekte yalnızca bir veya iki anahtar kelime için optimize ederek zaman geçirmenize izin verecek kadar dar tutun.
Neden uzun kuyruklu anahtar kelimeler? Bu daha uzun, genellikle soru tabanlı anahtar kelimeler, gönderinizi kitlenizin belirli hedeflerine odaklanmış tutar. Uzun kuyruklu terimlerle arama yapan web sitesi ziyaretçilerinin tüm yayını okumaları ve ardından sizden daha fazla bilgi edinmeleri daha olasıdır. Başka bir deyişle, doğru trafik türünü üreteceksiniz: dönüşüm sağlayan ziyaretçiler.

2. 1-2 ANAHTAR KELİMELERİ, GÖNDERİNİZİN BELİRLİ BÖLÜMLERİNE EKLEYİN.

Anahtar kelimelerinizi eklemeyi denemeniz gereken dört temel yer vardır: başlık etiketi, başlıklar ve gövde, URL ve meta açıklama.

Title Tag

Blog başlığı (yani, başlık) bir arama motorunun ve okuyucunun içeriğinizin alaka düzeyini belirlemede ilk adımı olacaktır; bu nedenle, burada anahtar kelime içermesi çok önemlidir. Google bunu bir arama sonucundaki “başlık etiketi” olarak adlandırır.
Anahtar kelimenizi, Google’ın arama motoru sonuç sayfalarında başlıkları kestiği yer olan, başlığınızın ilk 60 karakterine eklediğinizden emin olun. Teknik olarak, Google, karakter sayısını değil piksel genişliğini ölçer ve son zamanlarda organik arama sonuçları için piksel genişliğini yaklaşık 500 karakterden 600 piksele yükseltir ve bu da yaklaşık 60 karaktere karşılık gelir.
Uzun başlık etiketi? Uzun bir başlığa sahipseniz, anahtar kelimenizi başlangıçta almak iyi bir fikirdir, çünkü SERP’lerde sona doğru kesilebilir, bu da gönderinizin algılanan alaka düzeyini etkileyebilir. Aşağıdaki örnekte 65 karakteri geçen uzun bir başlık vardı, bu yüzden sıralamaya çalıştığımız anahtar kelimeyle ilk sırada yazdık: “SEO sayfası.”
📷

Headers & Body

Anahtar kelimenizi yazınızın gövdesinde ve başlıklarında normal bir şekilde belirtin. Bu, anahtar kelimelerinizi kopyanıza eklemeniz anlamına gelir, ancak yalnızca doğal, okuyucu dostu bir yöntemdir. Anahtar kelime doldurma nedeniyle ceza alma riskine girmeyin. Yeni bir blog yazısı yazmaya başlamadan önce, muhtemelen anahtar kelimelerinizi yayınınıza nasıl dahil edeceğinizi düşüneceksiniz. Bu akıllıca bir fikir, ancak tek odak noktanız, hatta birincil odak noktanız da olmamalı.
Ne zaman içerik oluşturursanız oluşturun, öncelikli odaklanmanız, o içeriğe bir anahtar kelime veya anahtar kelime öbeğini kaç kez ekleyebileceğinize değil, hedef kitleniz için önemli olan okunacak bir metin olmalıdır. Yardımcı olmaya ve müşterinizin gönderinize ulaşmasını isteyebileceği herhangi bir soruyu yanıtlamaya odaklanın. Bunu yapın ve sizi zaten önemli anahtar kelimeler için doğal olarak en uygun durumda bulunacaksınız.

URL

Arama motorları, yayınınızın ne hakkında olduğunu bulmak için URL’nizi de arar ve bir sayfada taranacağı ilk şeylerden biridir. Her gönderi kendi benzersiz URL’sinde yer aldığından, URL’lerinizi yayınladığınız her gönderide optimize etme fırsatınız vardır; bu nedenle bir veya iki anahtar kelimenizi dahil ettiğinizden emin olun. Yani url de anlamı bozmayacak şekilde anahtar kelimelerinizi ekleyin.
Aşağıdaki örnekte, URL’yi sıralamaya çalıştığımız long-tail anahtar kelimesini kullanarak oluşturduk: “e-mail servisleri”.
📷

Meta Description

Bu yazının ilerleyen kısımlarında meta açıklamalara biraz daha gireceğiz. Meta açıklamanız, arama motorlarına ve okuyuculara blog postanızın içeriği hakkında bilgi vermek içindir; bu nedenle uzun vadeli terimlerinizi kullandığınızdan emin olun, böylece Google ve izleyicileriniz yayınınızın içeriğinde açık bir şekilde anlaşılır.
Aynı zamanda, kopyanın tıklama oranları için çok önemli olduğunu, çünkü belirli okuyucuların niyetine uygun olduğunu unutmayın. Ne kadar ilgi çekici, o kadar iyi. Yani kopya içerikler size zarar veriyor. Google neyinkopya olduğunu çok iyi anlıyor.

3. BLOGUNUZUN MOBİL UYUMLU OLDUĞUNDAN EMİN OLUN.

Arama motorunu bilgisayardan çok cep telefonlarının daha çok aradığını biliyor muyudunuz ?
Mobilde yapılan tüm bu değerli arama sorguları için Google, önce mobil uyumlu sonuçları görüntüler. Bu, Google’ın Nisan 2015’teki Penguin algoritmasını güncellediğinden beri geçerli olan mobil dostu web sitelerini yoğun olarak tercih eden bir başka örneği.
Peki, blogunuzu nasıl mobil dostu hale getirirsiniz? “responsive tasarım” kullanarak. Mobil cihazlara duyarlı web siteleri, blog sayfalarının sırasıyla iki masaüstünde ve biri mobilde olmak üzere iki yerine yalnızca bir URL’ye sahip olmasını sağlar. Bu, postanızın SEO’suna yardımcı olur çünkü sitenize geri gelen bağlantılar ayrı URL’ler arasında bölünmez.

4. META AÇIKLAMAYI OPTİMİZE EDİN VE TÜM BOŞLUĞU KULLANIN.

İncelemek için, meta açıklaması SERP’lerde görünen ve okuyucunun bağlantının ne olduğunu bilmesini sağlayan ek metindir. Meta açıklama, arama yapanlara içeriğinizin aradıklarını belirleyip belirlemediklerini belirlemek için ihtiyaç duydukları bilgileri verir ve sonuçta tıklayıp tıklamayacaklarına karar vermelerine yardımcı olur.
Bu meta açıklamanın azami uzunluğu şimdilik 300 karakterdir.
Bu nedenle, okuyucu dostu (ilgi çekici ve alakalı) olmanın yanı sıra, meta açıklamanız, sıralamaya çalıştığınız uzun kuyruk anahtar kelimesini içermelidir.

5. RESİMLERİNİZİN ALT METNİNİ OPTİMİZE EDİN.

Blog gönderileri yalnızca metin içermemelidir – içeriğinizi açıklamaya yardımcı olan resimler de eklemelisiniz. Ancak arama motorları sadece görüntü aramaz. Aksine, alt metin içeren görüntüleri ararlar.
Arama motorları, görüntüleri insanların gördüğü gibi “göremediğinden”, görüntünün ne olduğu hakkında bilgi verir; sonuçta Google Görseller sonuçlarında bu görüntülerin sıralanmasına yardımcı olur. Alt text ayrıca, görüntü bulunamadığında veya görüntülenemediğinde görüntü kabının içinde görüntüleneceği ve ekran okuyucu kullanan görme güçlüğü çeken kişilerin erişilebilirliğini artıracağı için daha iyi bir kullanıcı deneyimi sağlar.

6. ÇOK FAZLA BENZER KONU ETİKETİ KULLANMAYIN.

Konu etiketleri blog içeriğinizi düzenlemenize yardımcı olabilir, ancak bunları aşırı kullanırsanız, aslında zararlı olabilirler. Çok fazla benzer etiketiniz varsa, yinelenen içeriğe sahip olduğunuz için arama motorları tarafından cezalandırılabilirsiniz.
Bunu şu şekilde düşünün: bir konu etiketi oluşturduğunuzda, bu konu etiketlerinden gelen içeriğin görüneceği yeni bir site sayfası da oluşturursunuz. Aynı içerik için çok fazla benzer etiket kullanıyorsanız, içeriği web sitenizde birçok kez gösteriyormuşsunuz gibi arama motorlarına görünür. Örneğin, “blog”, “blog yazıları ” ve “blog gönderileri” gibi konu etiketleri aynı gönderide kullanılamayacak kadar benzer.

7. ZİYARETÇİLERİNİZE YARDIMCI OLACAK URL YAPILARINI KULLANIN.

Web sayfalarınızın URL yapısı (yazılarınızın belirli URL’lerinden farklıdır) ziyaretçilerinizin web sitenizin yapısını ve görmek üzere oldukları içeriği anlamalarını kolaylaştırmalıdır. Arama motorları, web sitesi URL’lerini kendileri ve web sitesi ziyaretçilerinin sayfadaki içeriği anlamalarını kolaylaştırır.
Bu şekilde, URL yapısı okuyucular için bir kategorizasyon sistemi olarak hareket eder, web sitesinde nerede olduklarını ve yeni site sayfalarına nasıl erişeceklerini onlara bildirir. Arama motorları, web sitenizin veya web sitenizin farklı bölümlerinde hangi bilgileri arayanların tam olarak erişeceklerini belirlemelerini kolaylaştıracağı için bunu takdir eder.

8. MÜMKÜN OLDUĞU KADAR DAHİLİ BAĞLANTI EKLEYİN.

İçeriğinize gelen bağlantılar, arama motorlarına içeriğinizin geçerliliğini veya alaka düzeyini göstermeye yardımcı olur. Aynı şey, web sitenizdeki diğer sayfalara dahili olarak bağlanmak için de geçerlidir. Blog postanızda belirtilen bir konu hakkında başka bir blog postasında, e-kitapta veya web sayfasında yazdıysanız, bu sayfaya bağlantı vermek en iyi yöntemdir

9. GOOGLE’S SEARCH CONSOLE KULLANIN

Google’ın ücretsiz Arama Konsolu, Search Analytics Report adlı bir bölüm içerir. Bu rapor, Google Arama’daki tıklamaları analiz etmenize yardımcı olur ve kişilerin blog içeriğinizi bulmak için hangi anahtar kelimeleri kullandığını belirlemek yararlıdır. Meslektaşım Matthew Barby tarafından yazılan bu blog gönderisini okuyarak ve burada Google’ın resmi destek sayfasını kontrol ederek nasıl kullanacağınızı öğrenin.
Pek çok içerik pazarlamacısı, blog gönderilerini arama için optimize etmek için mücadele ediyor. Gerçek şu ki, blog yazılarınız hemen sıralamaya başlamayacak. Arama otoritesini oluşturmak zaman alır. Ancak, blog yayınlarını sık sık yayınlar ve kasıtlı bir okuyucu deneyimi yaşatırken arama için sürekli olarak optimize ederken, ödülleri trafik şeklinde alırsınız ve uzun vadede öncülük edersiniz.

10. KALİTELİ SİTELERDEN BACKLİNK ALMA.

Backlink, başka sitelerin size link vermesidir.Peki google bunu neye göre yapıyor. Önüne gelen siteden link almak iyi midir?tabi ki hayır. konu ile alakalı sitelere gidip yorum yapın sitenizin linkini bırakın.
submitted by gdrmedya to u/gdrmedya [link] [comments]


2019.05.18 22:02 Hakankoltuk Gürsu Koltuk Yıkama

Sorunsuz Temizliğin Sırrı
Ev temizliği yaparken farklı yöntemler ve maddeler kullanırsınız. Her yüzey farklı ve her kir ayrı şekilde temizlenir. Banyo, camlar, mutfak ve evin zemini her bakımdan farklılık gösterir. Evde bulunan eşyalarda aynı şekilde farklı şekilde temizlenmelidir. Halılar ya da koltukları temizlerken değişik ürünler kullanılır. Ancak elde yapılan temizlemelerde tam anlamı ile temizlik olmadığını da artık biliyorsunuz. Bu nedenle Gürsu koltuk yıkama desteğinden yararlanabilirsiniz. Yapılacak olan yıkama işlemi tamamen özenli ve teknik şekilde olacaktır.

Beklentileri Karşılayan Temizlik Firmaları

Özel tekniklerle halı ve koltuk gibi temizliği zor olan eşyaları temizleyen firmalar, özel makine ve temizlik malzemeleri ile bu işlemleri yaparlar. Bu şekilde etkili sonuçlara ulaşılacaktır. Aktif bir temizliğin en özel şekilde yapılabilmesi, doğru teçhizata sahip olmak ve bunları en ideal şekilde kullanmaktan geçecektir. Uzman personeli ile koltuk yıkama firmaları bu alanda kullanıcı memnuniyetini de en etkin şekilde karşılamaktadır. Evlere gelerek, koltukları bulundukları yerde yıkadıkları için ayrıca zaman kaybetmeden ve telaşsız bir işlemi yaparlar.

Halı ve Koltuk Yıkama İşlemleri

Sistemli şekilde yapılan bu işlemler birbirinden ayrıdır. Halı temizlik için yıkamafabrikasına alınırken, koltuk takımları alanın uygun olması durumunda yerinde temizlenir. Ayrıca her iki ürün için de farklı yöntem ve makineler kullanılmaktadır. Bu şekilde sünger içine sinen, dibe inen kirler de yüzeye çıkartılarak, emilimle temizlenmiş olur. Profesyonel ekip ile yapılan bu işlemler sayesinde, koltuklar ve kanepeler ilk günkü gibi tertemiz ve canlı renklerine kavuşacaktır. Bu sayede kullanıcılar en mükemmel sonucu alır ve temizliği tam anlamıyla görebilirler.
submitted by Hakankoltuk to u/Hakankoltuk [link] [comments]


2013.07.24 12:56 kamberu [Yazı] Yasa, Mizah ve İroni

Yasanın klasik bir imgesi vardır. Platon bu imgenin, Hıristiyan dünyası tarafından da benimsenmiş olan eksiksiz bir ifadesini vermiştir. Bu imge, yasaya hem ilkesi hem de sonuçları açısından bakılmasını içererek bunun ikili bir durumunu belirler. İlke açısından baktığımızda, yasa ilk değildir. Yasa ikinci ve temsilci bir iktidardan başka bir şey değildir, daha yüksek bir ilkeye göre belirlenir, o da İyi’dir. İnsanlar İyi’nin ne olduğunu bilselerdi ya da ona uymayı becerebilselerdi, yasaya ihtiyaçları olmayacaktı. Yasa, İyi’nin, şöyle ya da böyle terk ettiği bir dünyadaki temsilcisidir. Bundan dolayı, sonuçları açısından baktığımızda, yasalara uymak ”en iyi”sidir, en iyi de İyi’nin imgesidir. Adil olan biri, doğduğu ülkede, yaşadığı ülkede yasalara tabi olur. Düşünme özgürlüğünü -hem İyi’yi hem de İyi için düşünme- elinde tutsa da, bunu, en iyisi için yapar. Görünüşte bu denli konformist olan bu imge, bir siyaset felsefesinin koşullarını oluşturan bir ironi ve mizahı, yasa ölçeğinin en yukarısında ve en aşağısındaki, ikili bir düşünüm genişliğini içermekten de geri kalmaz. Sokrates’in ölümü bu bakımdan bir örnek teşkil eder. Şöyle ki, yasalar kaderini mahkumun eline teslim bırakırlar ve yasaya tabiiyetinden dolayı, ondan kendilerine, üzerine düşünülmüş bir onay vermesini isterler. Yasaları, onları temellendirmek için zorunlu bir ilkeymişçesine mutlak bir İyi’ye yükselten seyirde büyük bir ironi vardır. Sanki yasa mefhumunu kendi kendine değil de, yalnızca kuvvet yoluyla ayakta tutuyormuş ve ideal olarak, daha dolaylı bir sonuca olduğu kadar, daha yüksek bir ilkeye de ihtiyaç duyuyormuş gibi. Belki de bu nedenle Phaidon’daki anlaşılması güç bir metne göre, öğrencileri ölümü sırasında Sokrates’in yanında bulunurken yüzlerinde bir gülümseme de eksik değildir. İroni ile mizah esas olarak yasa düşüncesini kurarlar. Uygulanmaları yasayla ilişkilidir ve anlamlarını buradan alırlar. İroni, yasayı sonsuzca üstün bir İyi’nin üzerini temellendirmekte sakınca görmeyen bir düşüncenin oynadığı oyundur; mizah ise, yasayı, sonsuzca daha adil bir En İyi’ye onaylatmakta sakınca görmeyen söz konusu düşüncenin oynadığı oyundur.
Yasanın klasik imgesinin hangi etkiler altında altüst olup ortadan kalktığı sorgulanacak olursa, bunun yasaların göreliliğinin, değişebilirliğinin keşfedilmesi sonucunda olmadığı kesindir. Zira bu görelilik, klasik imgede zaten bütünüyle biliniyor ve anlaşılıyordu; onun zorunlu bir parçasını oluşturuyordu. Gerçek neden başka yerdedir. Bunun en kesin ifadesi Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’nde bulunacaktır. Kant bizzat, yönteminin getirdiği yeniliğin, yasanın artık İyi’ye bağlı olması değil, aksine İyi’nin yasaya bağlı olması olduğunu söyler. Bu, şu anlama gelir ki, yasa artık, haklılığını buradan elde edeceği üstün bir ilke üzerine temellenmek zorunda değildir, bunun üzerine temellenemez. Bu da şu anlama gelir ki, yasanın kendi değeri kendi kendisine dayanarak biçilmeli ve yasa kendi üzerine temellenmelidir, dolayısıyla kendi biçiminden başka kaynağı yoktur. Bu andan itibaren, ilk kez, başka bir spesifikasyon olmaksızın, bir nesne işaret edilmeksizin, YASA’san söz edilebilr, söz edilmelidir. Klasik imge yalnızca, İyi’nin yetki alanlarına ve En İyi’nin şartlarına göre şu ya da bu olarak belirlenmiş yasaları tanıyordu. Aksine, Kant ahlak ”yasası”ndan söz ettiğinde, ahlak sözcüğü yalnızca, mutlak olarak belirsiz kalmış olanın belirlenmesi anlamına gelir: Ahlak yasası, bir içerikten ve bir nesneden, bir yetki alanından ve şartlarından bağımsız, saf bir biçimin temsilidir. Ahlak yasası YASA, yasayı temellendirmeye muktedir bütün üstün ilkeleri dışlayacak şekilde, yasanın biçimi anlamına gelir. Bu anlamda Kant, yasanın klasik imgesinden ilk vazgeçenlerden ve bizi tamamıyla modern bir imgenin yolunu ilk açanlardan biridir. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ndeki Kopernik tarzı devrimi, bilginin nesnelerini, öznenin etrafında döndürmeye yönelikti; ama Pratik Aklın Eleştirisi’nin, İyi’yi Yasa’nın etrafında döndürmeye yönelik devrimi kuşkusuz çok daha önemlidir. Kuşkusuz, dünyadaki önemli değişiklikleri dile getiriyordu. Yine kuşkusuz, Hıristiyan dünyanın ötesinden, Yahudi imana bir geri dönüşün son sonuçlarını ifade ediyordu; hatta belki de Platoncu dünyanın ötesinden, yasanın Sokrates öncesi (Oidipusçu) bir anlayışına geri dönüşü ilan ediyordu. Kaldı ki, Kant, yasa’yı, nihai bir temel haline getirerek, modern düşünceye başlıca boyutlardan birini, yasanın nesnesinin esas itibariyle gizli olduğu fikrini bağışlamıştı.
Bir başka boyut daha ortaya çıkar. Sorun, Kant’ın kendi sistemi içinde keşfine verdiği dengeden (ve İyi’yi kurtarma şeklinden) kaynaklanıyor değildir. Söz konusu olan daha ziyade, ilkini bütünleyen, ilkiyle aralarında bir görelilik bulunan bir başka keşiftir. Yasa artık üstün bir ilke şeklindeki İyi ile temellendirilemedikçe, kendini, adil olanın iyi niyeti şeklindeki En İyi’ye de daha fazla onaylatmaya gerek duymaz hale gelir. Zira şu çok açıktır ki, maddesiz, nesnesiz, herhangi bir spesifikasyonu olmadan, saf biçimine göre tanımlanmış YASA, ne olduğu bilinmeyen ve bilinemeyecek bir durumdadır. Kimse ne olduğunu bilmezken iş görür. Herkesin baştan beri suçlu olduğu, yani yasanın ne olduğu bilinmeksizin sınırların zaten ihlal edildiği bir kesinsizlik alanı tanımlar. Tıpkı Oidipus’un kendini içinde bulduğu durum gibi. Suçluluk ile ceza ise, bize yasanın ne olduğunu göstermezler bile, onu bu kesinsizliğin içinde bırakırlar, bu kesinsizlik ise bahsettiğimiz şekliyle cezanın en uç noktadaki kesinliğine tekabül eder. Kafka bu dünyayı betimlemeyi başarmıştır. Burada söz konusu olan, Kant’ı Kafka’ya bağlamak değil, yalnızca yasayla ilgili modern düşünceyi oluşturan iki kutbu ortaya çıkarmaktır.
Aslında, yasa artık her şeyden önce gelen ve üstün bir İyi üzerine temellenmiyorsa, içeriğini tamamen belirsiz bırakacak şekilde kendi biçimine göre değer kazanıyorsa, adilin yasaya en iyisi olduğu için uyduğunu söylemek imkansız hale gelir. Ya da daha ziyade: Yasaya uyan biri, yasaya uyduğu kadarıyla adil olmuş değildir ve öyle de hissetmez. Tersine, kendini suçlu hisseder, daha baştan suçludur ve ne kadar suçlu olursa yasaya o kadar sıkı sıkıya uyar. Aynı işlemle, yasa da kendini, saf yasa olarak gösterir ve bizi suçlular olarak atar. Klasik imgeyi oluşturmuş olan iki önerme, ilke önermesi ile sonuçlar önermesi, İyi tarafından temellenme önermesi ile adil tarafından onaylanma önermesi aynı anda çöker. Ahlaki bilincin bu fantastik paradoksunu ortaya çıkaran Freud olmuştur: Yasaya uyma ölçüsünde adil hissetmenin bir hayli uzağında, ”özne ne kadar erdemliyse, yasa da o kadar sert davranır ve o kadar büyük bir kılı kırk yarmacılık sergiler… En iyi ve en uysal varlıktaki ahlak bilincinin bu denli sıradışı sertliği…”
Dahası, paradoksun analitik açıklamasını yapan da Freud olmuştur: Ahlak bilincinden türeyen, dürtülerden vazgeçiş değildir, tersine vazgeçişten doğan ahlak bilincidir. O halde, vazgeçiş ne kadar kuvvetli ve sert ise, dürtülerin mirasçısı ahlak bilinci de o kadar kuvvetli olur ve o kadar sertlikle uygulanır. (”Bu vazgeçişin bilinç üzerine uygulanan eylemi öyledir ki, tatmin etmeyi bıraktığımız bütün saldırganlık bölümü, üstben tarafından yeniden ele alınır ve kendi saldırganlığını ben’e karşı vurgular.”) O zaman öteki paradoks da çözülür. Lacan’ın dediği gibi, yasa, bastırılmış arzuyla aynı şeydir. Çelişkisiz bir biçimde nesnesini belirleyemeyecek ya da dayalı olduğu bastırmayı ortadan kaldırmaksızın bir içerikle tanımlanamayacaktır. Yasanın nesnesiyle arzunun nesnesi birdir ve ikisi de gizlenmiştir. Freud, nesne özdeşliğinin anneye, arzunun ve yasanın özdeşliğinin kendisinin ise babaya gönderme yaptığını gösterdiğinde, yalnızca yasayı belirlenmiş içeriğe nasıl kavuşturduğunu değil, bunun neredeyse tam tersine, yasanın nasıl, Oidipusçu kaynağı gereği, nesneden olduğu kadar özneden de (anne ile baba) çifte bir vazgeçişten doğan saf biçim olarak değer kazanmak için, içeriğini zorunlu olarak gizlemekten başka bir şey yapamayacağını gösterdiğini ileri sürer.
O halde, Platon’un kullandığı, yasalar düşüncesine hükmetmiş olan klasik ironi ve mizah altüst edilmiş olur. Yasanın İyi üzerine temellenmesi ve bilgenin bunu En İyi’yi gözeterek onaylamasıyla temsil edilen çifte genişlik, hiçliğe indirgenmiş olarak bulunur. Bir tarafta yasanın belirsizliği, öbür tarafta cezanın kesinliğinden başka bir şey yoktur. Ama ironi ile mizah buradan, yeni, modern bir figür kazanır. Bir yasa düşüncesi olmayı sürdürürler, ama yasayı, ona tabi olanın suçluluğu içindeyken düşündüğü gibi, içeriğinin belirsizliği içinde düşünürler. Şu açıktır ki, Kafka mizaha ve ironiye, yasanın statüsünün değişmesiyle ilişkili olarak tam anlamıyla modern değerler katar. Max Brod, Kafka’nın Dava’sını okuduğu sırada, dinleyenlerin ve bizzat Kafka’nın gülmekten katıldığını hatırlatır. Bu, Sokrates’in ölümünü karşılayan gülüş kadar gizemli bir gülüştür. Trajiğin sahte-anlamı salaklaştırır; kimbilir ne kadar çok yazarı, onları harekete geçiren düşüncenin saldırgan komik gücünün yerine çocuksu bir trajik his koyarak, olduğundan saptırıyoruz. Yasayı düşünmenin her zaman tek bir tarzı olmuştur, bu da düşüncenin ironi ve mizahtan oluşan bir komikliğidir.
Ama işte, modern düşünceyle birlikte, yeni bir ironinin ve yeni bir mizahın imkanı doğuyordu. İroni ile mizah artık yasanın altüst edilmesine yöneltilmiştir. Yeniden Sade ve Masoch ile karşılaşırız. Sade ile Masoch, yasaya bir karşı çıkışın, yasayı kökten bir altüst edişin iki büyük girişimini temsil ederler. Yasaya ikinci bir iktidar dışında hiçbir şey bahşetmemek amacıyla, yasayı daha yüksek bir ilkeye doğru aşmaya dayanan hareketi hala ironi olarak adlandırıyoruz. Ama üstün ilke, artık yasayı temellendirmeye ve yasanın kendisine devrettiği iktidarın haklılığını göstermeye muktedir bir İyi olmadığında, olamadığında tam olarak ne olur? Sade bize bunu öğretir. Tüm biçimleriyle (doğal, ahlaki, siyasal) yasa, ikinci doğanın bir kuralıdır, her zaman muhafazası için gösterilen özneye bağlıdır ve hakiki egemenliği haksız olarak elinde tutar. Çok iyi bilinen bir şeçeneğe göre, yasanın, daha kuvvetli olanın dayattığı kuvvetin ifadesi, ya da tersine, zayıfların koruyucu birliği olarak algılanmasının pek önemi yoktur. Zira bu efendilerle bu köleler, bu kuvvetlilerle bu zayıflar bütünüyle ikinci doğaya aittir; tiranı teşvik edip yaratan zayıfların birliğidir, olmak için bu birliğe ihtiyaç duyan ise tirandır. Her halükarda yasa, gizemli kılma yöntemidir, devredilmiş bir iktidar değil, köleler ve efendilerin iğrenç karmaşıklığı içindeki, haksız yere elde tutulan bir iktidardır. Sade’ın, yasa rejimini hem tiranlığa maruz kalanlara hem de tiranlık edenlere ait olması yüzünden ne denli kınadığı fark edilecektir. Gerçekte, yalnızca yasanın tiranlığına maruz kalınmıştır: ”Komşumun tutkuları yasanın adaletsizliğinden çok daha az kaygı verir, zira bu komşunun tutkuları benimkiler tarafından engellenmiştir, oysa yasanın adaletsizliklerini hiçbir şey durduramaz, hiçbir şey engelleyemez.” Ama aynı zamanda ve özellikle, ancak yasa yoluyla tiran olunur: Tiran yasa dışında hiçbir yolla tomurcuk veremez ve Chigi’nin Juliette’te de söylediği gibi: ”Tiranlar asla anarşi ortamında doğmazlar, yalnızca yasaların gölgesindeyken yükselişe geçtiklerini ya da yetkiyi yasalardan aldıklarını görürsünüz.” Sade düşüncesinin özü budur. Tirana duyduğu kin ve yasanın tiranı mümkün kıldığını gösterme tarzı. Tiran yasaların dilinden konuşur ve başka bir dili yoktur. ”Yasaların gölgesine” ihtiyaç duyar. Sade’ın kahramanları da, artık hiçbir tiran konuşamayacakmış gibi, hiçbir tiran asla konuşmamış gibi konuşarak, bir karşı-dil oluşturarak tuhaf bir anti-tiranlıkla kuşatılmış bulunur.
Gilles Deleuze, Sacher-Masoch’un Takdimi
submitted by kamberu to NullSpaceAutonomia [link] [comments]


KORELİLERE GÖRE GÜZEL MİSİNİZ? - YouTube İDEAL İLİŞKİ NASIL OLMALIDIR? (Aşk Psikoloğu Işıl Evrim Akgün ile ilişkiler üzerine #3) Bu videoyu izlemeden lastik almayın. Lastiklerdeki rakam ... Kalp Çizginize Göre Karakter Analizi (Elinizdeki çizgiler ... Demokrasi nedir? İyi bir demokrasinin özellikleri - YouTube Klimayı hangi sıcaklığa ayarlamalıyım? Kumandanın ... Bulgaristan'ın İlginç Kadın Pazarı - Komşu Ülke Hakkında ... Sehabe & Yeis Sensura - Kuşlar Uçmayı Unutmaz (Offical ...

Sözce › ideal sözlük anlamı nedir › ideal ne demek

  1. KORELİLERE GÖRE GÜZEL MİSİNİZ? - YouTube
  2. İDEAL İLİŞKİ NASIL OLMALIDIR? (Aşk Psikoloğu Işıl Evrim Akgün ile ilişkiler üzerine #3)
  3. Bu videoyu izlemeden lastik almayın. Lastiklerdeki rakam ...
  4. Kalp Çizginize Göre Karakter Analizi (Elinizdeki çizgiler ...
  5. Demokrasi nedir? İyi bir demokrasinin özellikleri - YouTube
  6. Klimayı hangi sıcaklığa ayarlamalıyım? Kumandanın ...
  7. Bulgaristan'ın İlginç Kadın Pazarı - Komşu Ülke Hakkında ...
  8. Sehabe & Yeis Sensura - Kuşlar Uçmayı Unutmaz (Offical ...
  9. Cracks - YouTube

HER EL ÇİZGİSİNİN VE PARMAKLARIN BİRER İSMİ VE ANLAMI VARDIR. İŞTE EL YAPISI VE AVUÇ ÇİZGİLERİNİN ANLAMI. Daha fazla video için abone olun! http ... Klimayı hangi sıcaklığa ayarlamalıyım? Kumandanın üstündeki simgeler ne anlama gelir? Klimayı hangi sıcaklığa ayarlamalıyım? Split klimalar oda iklimlendirme... https://www.petlas.com.tr/yuk-indeksi Mesut Abi ve Türkiye'nin milli lastiği Petlas, önemli bir projeye imza atıyor. Lastik konusunda gerekli bilgileri sizle... İdeal ilişki nasıl olmalıdır? İstediğim kişiyi kendime nasıl aşık ederim? Zıt kutuplar birbirini çeker mi? gibi sorulara cevap verdiğimiz, İlişki Terapisti Işıl Evrim Akgün ile ... El informativo sobre fútbol internacional más grande y más visto de YouTube. Las noticias, curiosidades, polémicas, videos y lo que no se ve en los noticiero... Kore standartlarına göre güzel misiniz?Siz de kendinize güzel mi diyorsunuz?Bakalım koreliler bu konuda ne diyor? ⚑Sehakolik: Abone ol: https://goo.gl/JG5tQ4 ⚑ Resmi Kanala (Sehabeonline) Abone Ol: http://goo.gl/MY6UES Organizasyon ve İletişim: +90 507 269 0781 Erhan GÜN... Bulgaristan'ın İlginç Kadın Pazarı - Komşu Ülke Hakkında Bİlmediğiniz Çok Şey Var... Herşey Dahil olarak size YouTube'da en bilgilendirici büyüleyici ve çe... Demokrasi, en genel ve bilinen tanımıyla halkın halk için halk tarafından yönetilmesidir. Demokrasi Yunanca demos ve kratos terimlerinin birleşiminden türeti...